Edirne’nin ayazından yola çıkıp, Urla’nın turunç kokulu rüzgârına demir atana kadar… İstanbul’un keşmekeşini, Şanlıurfa’nın kadim tarihini, Zonguldak’ın alın terini, Uşak’ın emeğini heybeye koyup düşmüşüz yollara. Aslında birkaç şehir hariç, vatanımın her yerini gezdik desek yalan olmaz.

​Yıl 1991. İlk durak, sömestr tatili, yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. Pasaporttaki o ilk damga... O gün başlayan yolculuk, meğer otuz küsur yıllık bir dünya sürgününün ilk adımıymış.

​KKTC, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Macaristan, Vatikan, İtalya, Monako, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, Norveç, İsveç, İsviçre, Danimarka, Finlandiya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin, Kore, Japonya, Nepal, Küba, Meksika, Arjantin, Brezilya, ABD, Güney Afrika, Zimbabve, Zambiya, Botsvana…

​Pasaporttaki damgalar çoğaldı çoğalmasına da... İnsanın asıl biriktirdiği şey damga değilmiş be kardeşim. Hikâyeymiş. İnsanmış.

Siyasetin Başaramadığını Bir Tur Rehberi Başarır!

​Gezmek sadece bir yerden bir yere gitmek değil. Turlar, insanlığın en ilginç laboratuvarlarıdır. Hızlandırılmış üniversite eğitimidir.

​Bakarsınız yan koltukta bir öğretmen, ötekinde doktor, arkada mühendis, önde çiftçi... Bir köşede muhafazakâr, bir köşede sosyal demokrat, diğerinde milliyetçi. İlk gün herkes birbirine mesafeli, hani o malum toplumsal gerginliklerimizin bagajıyla oturtulmuşlar otobüse. Üçüncü gün çay arkadaşı oluyorlar, beşinci gün fotoğraf ortağı, yedinci gün sırdaş! Dönüş günü gözleri nemli, sarılıp vedalaşıyorlar.

​Ankara’dakilerin, o koca koca siyasetçilerin yıllardır başaramadığı "toplumsal barışı", bizim otobüsteki kırk kişi bir hafta içinde, bir tur rehberinin mikrofonundan çıkan neşeyle başarıyor! Beyindeki zincirler kırılıyor, insan bakmadığı pencerelerden bakmayı öğreniyor.

​Çünkü fark ediyorsun; bilmediğin bir meyveyi ilk kez tattığında, canlı canlı yanı başında hiç görmediğin bir canlıyı gördüğünde, bilmediğin bir ülkenin bilmediğin bir şehrinde gün doğumuyla uyandığında... Hayatın aslında ne kadar büyük, senin o memlekette devleştirdiğin dertlerinin ise ne kadar küçük olduğunu anlıyorsun.

Avrupa’nın "Cilalı" Taşları ve Dünyanın Gerçeği

​Vatikan’da inancın mermeri nasıl konuşturduğunu görüyorsun. İtalya’da Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanını resmederken boynunun ağrımadığını düşünmenin imkânsız olduğunu... Fransa’da devrimlerin sadece tozlu kitap sayfalarında kalmadığını, Almanya’da disiplinin adeta betonarme gibi şehirlerin içine işlendiğini anlıyorsun.

​Hollanda’da suyla kavga etmek yerine onunla anlaşmanın, İsviçre’de saatin bile dakik olmaya mecbur bırakılmasının, Danimarka’da mutluluğun bir devlet politikası olabilmesinin, Finlandiya’da ise sessizliğin başlı başına bir kültür olduğunu görüyorsun.

​Sonra dönüp bizim memlekete bakıyorsun, kendi kendine soruyorsun:

"Yahu, biz niye hâlâ yeşil ışık yanar yanmaz kırmızıdaymış gibi korna çalıyoruz?"

​İyi yönetilen ülkelerin ortak özellikleri var; yollarından belli, okullarından, kütüphanelerinden, parklarından, en çok da insanların yüzündeki o sükûnet ve tebessümden belli. Kötü yönetilenler de ortak; onlar da bitmek bilmeyen kuyruklarından, kaos dolu trafiklerinden, telaşlarından ve her an patlamaya hazır öfkelerinden belli.

​Refahın getirdiği rahatlığı batıda görürken; emperyalizmin, vahşi kapitalizmin yarattığı o gizli fakirliği ve sömürüyü de iliğinde hissediyorsun. Sözlükler bunu tam anlatamaz, Paris’in şık caddelerinde yürürken o zenginliğin arkasında Afrika’nın gözyaşı olduğunu anlamak için oraları yaşaman lazım.

​Norveç fiyortlarında sisin içinden süzülen sessizliğe bakıyorsun. Adamlar altından değerli madenler çıkacağını bildikleri halde ağaca, suya, toprağa dokunmuyor. Doğayı fakir ama huzurlu ruhlarının kaynağı olarak görüp onunla ritmik bir uyum sağlıyorlar. Bizde olsa çoktan "Kupon arazi" ilan edilip, üzerine gökdelen dikilmişti!

Piramitlerden Samuraylara: 100 Yıllık Misafirlik

​Mısır’da piramitlerin gölgesinde taşların bile hikâye anlattığını görürken, insan ömrünün ne kadar küçük olduğunu anlıyorsun. Nepal’de güneşi selamlayarak güne başlayanları, Botsvana’da doğaya duyulan o muazzam saygıyı, Japonya’da disiplinin bir medeniyet refleksine dönüşmesini izliyorsun. Japonu, Çinlisi, Nepallisi kuşa, börtü böceğe, çiçeğe ruh kardeşi gibi yaklaşıyor.

​Karşılaştığın esnafın dürüstlüğünün, o toplumun ahlaki yapısıyla ne kadar doğru orantılı olduğunu anlıyorsun. Tek bir eriği yerken yaşadığı mutluluğu yüzüne vuran insanları görünce... Bizim tabakların taştığı sofralardan, şişkin göbekler ve hâlâ doymamış aç nefislerle kalkan "modern" görgüsüzlerimizi düşünüp utanıyorsun.

​Küba’da yokluk içinde yükselen salsa ritmini ve devrimci neşeyi görüyorsun: Gülümsemek, her şeye karşın gülümsemek en büyük devrimci eylem değil mi? Amerika’ya geçiyorsun; Las Vegas’ta ışıkların insanı nasıl kandırdığını, San Francisco’da özgürlüğün bazen kurallardan daha güçlü olduğunu, New York’ta zamanın deliler gibi koştuğunu, Kaliforniya’da hayallerin satıldığını ama o sınırsız imkânların içinde sınırsız bir yalnızlığın barındığını fark ediyorsun. Çin’de içice girmiş korkunun ve savunmanın sesinde çelişkinin insanı var ettiğini anlıyorsun. Güney Afrika’da ise tarihin yaraları hâlâ konuşuyor, roller tersine dönerken. Brezilya ve Meksika'da bu kadar benzerliğe pes derken yanı başındaki Arjantin'de refahın nasıl büyük bir orta sınıf yarattığına şahitsin. Meydanlarını, anıtlarını geziyorsun, büyük sorunların ortaya çıkardığı büyük liderleri, sanatçıları, aydınları tanıyorsun.

​Ve saniyede bir, o acı gerçek yüzüne çarpıyor:

​Atatürk değilsen...

Büyük İskender değilsen...

Pisagor değilsen...

Michelangelo değilsen...

Beethoven değilsen...

​Doğuyorsun, büyüyorsun, yaşıyorsun, ölüyorsun. Önce hatırlanıyorsun, sonra unutuluyorsun. Toplasan, abartsan yüz yıl... Bilemedin yüz elli yıl.

​Uğruna ömür tükettiğin, kavgalar ettiğin malın mülkün, şöhretin makamın ne varsa hepsi bir gün geride kalıyor. Tıpkı bıraktığın bedenin gibi.

​Tam da bu yüzden, sadece uzak coğrafyalarda değil, hayatın tam göbeğinde, yanı başımızdaki insan hikayelerinde aramak lazım gerçeği.

 Geçenlerde 25 yıllık dostum, can arkadaşım Göksel’in biricik güzel kızı Doğa’nın düğünündeydim. O salondaki aşkın, umudun ve göz kamaştıran mutluluğun resmine bakarken "İşte" dedim içimden, "Hayatın en güzel ritmi bu." Ama öte yanda bir yanımız hep buruk, hep eksik... Düğünün o coşkulu kalabalığında gözlerim, muhabbetine doyum olmayan, sohbetleriyle ruhumuzu besleyen Ali Türkhaz ağabeyi aradı. Onun yokluğu, masadaki o eski, derin sohbetlerimizin eksikliği bir kez daha fısıldadı kulağıma dünyanın fâniliğini.

​Ve derken... 42 yıllık çocukluk ve gençlik arkadaşım, o büyük maceraları birlikte göğüslediğimiz, derin ve bol kahkahalı yolculukların yoldaşı Celal Balcı’nın ansızın Hakka yürüdüğü haberiyle sarsıldım. İçimde yarattığı o derin elem, o büyük boşluk kelimelerle tarif edilir gibi değil. Dün yollarda kahkahalarla yürüdüğün koca bir çınar, bugün yok.

​Budistlerin dediği gibi; 5 element zamanı gelince bir araya geliyor, zamanı gelince ayrışıp kendi yolculuğuna devam ediyor. Hindular geride kalan bedene "kap-kılıf" diyor. Biz topraktan geldik, toprağa diyoruz. Celal’i uğurlarken de Ali ağabeyin eksikliğini hissederken de, Doğa’nın yeni hayatına şahitlik ederken de aynı şeyi görüyorum: Kelimeler farklı, sonuç aynı. Otobüs mola yerine geliyor ve herkes bir gün o otobüsten iniyor.

​İnsan yaşamı boyunca kazandıklarının ancak yüzde 30-35'ini kendisi için kullanabiliyormuş zira. Gerisi zaten hiç senin olmamış ki...

​Coğrafyalar aşarak, haritaları küçülterek tanıştığımız onca insan, şahit olduğumuz onca hayat bir yana... İnsanın bu dünyada ömrünü temize çeken, her gün yeniden başlayıp hiç bitmeyen bir başka yolculuğu daha var.

Bu yolculukta ​insanın en büyük tanışması evladıyla oluyor, bu anlık bir olay değil ömürlük. Her yaşında bir kez daha tanışıyorsunuz evladınızla. Oyunları, okulları, arkadaşları, yaşadıkları, tepkileri hepsi yeni öğreticiler sizin için, yeni ölçücüler. Tabi siz de bir evlatsınız öncelikle. Biz bu yıl Babalar Gününü peşin peşin önceden kutladık, Cemil Öğretmen'in Cumhuriyet Çocukları'nın 25. Yıl, Urla Çocuk Meclisi'nin 1.Yıl kutlama programında. Ve ben en mutlu babaydım sağımda kızım Aycem, solumda oğlum Eftal. Yüreğinde evlat sevgisi olan tüm babalarımızın Babalar Günü kutlu olsun.

​Gerçek Vatan Sevgisi Nedir?

​Gezmek ilginç şey; insanın yurtseverliğini, vatan sevgisini azaltmıyor. Tam tersine artırıyor! Ama boş sloganlarla, hamasetle değil; bilinçle artırıyor.

​Çünkü dünyayı gördükçe anlıyorsun ki vatan sevgisi; sadece kürsülerde bayrak sallamak, hamasi nutuklar atmak değilmiş. Vatan sevgisi; ülkenin havasına, suyuna, toprağına, kuşuna, kurduna ve en önemlisi çocuğuna sahip çıkmakmış! Üretimmiş, liyakatmiş, adaletmiş, demokrasiymiş... Bunların bir ülkenin gelişmişliğini nasıl direkt etkilediğini çıplak gözle görüyorsun.

​Şeklin, şemalin, kılığın, kıyafetin kültürden başka bir şey olmadığını; özde hepimizin aynı kumaştan kesildiğini anlıyorsun.

​Nazım’ın dediği gibi hani:

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine..."

​Belki de bütün mesele budur.

Evrenin İçinde Birer Zerreyiz

​Kendimizi evrenin merkezi sanacak kadar büyük değiliz, evet. Ama birbirimizin hayatını güzelleştirecek kadar da önemsiz değiliz! Kendimize bu kadar önem vermek, bu koca kibirler neden? Bir rüyaysa bu hayat, neden kendi ellerimizle kabusa dönüştürelim?

​Hayat kısa bir misafirlik.

Yol uzun, dünya büyük, önyargılar küçük olmalı.

​Mümkünse...

Can yakmadan,

Zarar vermeden,

Kalp kırmadan...

​İster elementlerin ahengi deyin ister ruhun yolculuğu ister titreşim...

Yaşamın o güzelim ritmini bozmadan; biraz öğrenerek, biraz paylaşarak, biraz gülerek ve en çok da hayret ederek sürsün hayatımız.

​Çünkü günün sonunda geriye bıraktığımız şey banka hesaplarımız ya da sahip olduklarımız değil... Dokunduğumuz hayatlar, biriktirdiğimiz insan hikayeleri oluyor.

​Ve dünya... Haritada gördüğümüz o sınır çizgileri kadar büyük değil.

Tanıştığımız, kucaklaştığımız insanlar kadar büyük."