Gazeteci kimdir?

Haber veren mi?

Manşet atan mı?

Ekranda ciddi duran mı?

Hayır.

Gazeteci, bir toplumun utanma duygusudur.

Gazeteci, “olmaz” denileni yazan, “olur” denilene şüpheyle bakan kişidir.

Bugün gazeteci dediğimizde; mikrofondan çok omurga görürüz.

Kalemden önce vicdan ararız.

Çünkü gazetecilik, sadece yaşananları kayda geçirmek değildir.

Gazetecilik, yaşananların hesabını sormaktır.

Gazeteci Tarafsız mı olur, taraf mı?

Gazeteci tarafsızdır denir.

Yanlış.

Gazeteci, Yanlışlığa tarafsız olamaz.

Bir çocuk açken, bir çalışan ezilirken, bir kadın öldürülürken, bir gelecek karartılırken “iki tarafı da dinleyelim” demek, çoğu zaman üçüncü bir taraf olmaktır: suskunların tarafı.

Gazeteci; gücün değil, paranın değil, kalabalığın değil, hakikatin tarafıdır.

Yazmamak da Bir Suçtur...

Gazeteci etiği nedir?

Yalan yazmamak mı?

Yetmez.

Eksik yazmamak.

Bilip de susmamak.

Yanlışı görüp görmezden gelmemek.

Gazeteci etiği, bazen yazmamayı reddetmektir.

Bazen “bunu manşet yapamam” demektir.

Bazen de “bedeli neyse öderim” diyebilmektir.

Çünkü gazetecilikte bazı suskunluklar, bilinçli suç ortaklığıdır.

 

Kalem eğilirse, masa devrilir.

Vicdan susarsa, ülke kör olur.

Gazeteci yazmazsa, yalan gerçek olur

 

Gazetecinin namusu, ceketinde değil, özgeçmişinde değil, ödüllerinde hiç değildir.

Gazetecinin namusu, satılık olmamasıdır.

Reklam için eğilip bükülmeyen, koltuk için susmayan, makam için gerçeği boğmayan gazeteci, namuslu gazetecidir.

Hasan Tahsin’in namusu, ilk kurşundaydı.

Uğur Mumcu’nun namusu, son yazısındaydı.

Ahmet Taner Kışlalı’nın namusu, ölümle bile susturulamayan cümlelerindeydi.

Abdi İpekçi'nin namusu ona barış söylemlerinde, gazetecilerin sendikasını kurduran mücadelesinde saklıydı.

Onları “gazeteci” yapan, yazdıkları değil, yazamadıkları şeylere asla razı olmamalarıydı. Gazeteci derken Atatürk'ten bahsetmeden geçmeyelim. Atatürk gazeteciliği çok iyi biliyordu. Çünkü Cumhuriyet, önce bir fikir hareketiydi. Fikir ise en çok yazıyla yayılırdı. Minber’i çıkardı. Hakimiyet-i Milliye’yi kurdu. Sebebi basitti: Silah cepheyi kazanır, gazete halkı kazanır. Atatürk için gazeteci; alkışlayan değil, düşündüren kişiydi.

 

Gazetenin vicdanı nedir?

Tiraj mı?

Reyting mi?

Tıklanma mı?

Hayır.

Gazetenin vicdanı, ertesi gün sokağa çıkabilmektir.

Gazetenin vicdanı, “çocuğum bu gazeteyi okuyabilir mi?” sorusuna utanmadan cevap verebilmektir.

Gazetenin vicdanı, okurun gözünün içine bakabilmektir.

 

Gazetecilerin olmadığı bir dünyayı düşünün:

Soru yok.

İtiraz yok.

Hesap yok.

Ama her yerde doğru var.

İşte o dünya, karanlıkta sessizce alkış tutulan bir sahnedir.

 

Fıkra:

Bir ülkede gazeteciye sormuşlar: “Niye yazmıyorsun?”

Demiş ki: “Yazarsam kovulurum.”

“Peki yazmazsan?” demişler.

Gülmüş: “O zaman zaten gazeteci olmam.”

Bitirirken

Gazetecilik; meslek değil, ahlaki bir duruştur.

Gazeteci; haberci değil, hafızadır.

Ve unutmayalım: Kalem kırılabilir, gazete kapanabilir, yazar susturulabilir… Ama vicdan, bir kez uyandı mı artık manşetsiz kalmaz.