Askerde komutan bütün bölüğü karşısına almış.
"Şu karşı tepede düşman taburu var. İçinizden bir gönüllü bir adım öne çıksın. Özel mühimmat vereceğim. Gidecek, cephaneyi patlatacak. Şehit olacak ama hepimizi kurtaracak..."
Temel en önde.
Komutanın göğsü kabarıyor.
Sonra Temel arkasına dönüyor...
Bir de bakıyor ki bütün bölük kendisi hariç bir adım geriye gitmiş!
İşte bazen "kahramanlık" dedikleri şey, birilerinin seni fark ettirmeden öne itmesidir.
Bir başka Temel fıkrası...
Milyarder, yeni yaptırdığı malikânede davet veriyor.
Salonun ortasında düğmeye basıyor.
Salon ikiye ayrılıyor, bir havuz ortaya çıkıyor.
Altında timsahlar...
Piranalar...
Yılanlar...
Ne ararsan var.
Elindeki anahtarları kaldırıyor.
"Kim bu havuzu yüzerek geçerse malikâne de arabalar da onun!"
Söz biter bitmez...
"Cuuupp..."
Temel suya.
Can havliyle yüzüyor.
Timsahlar peşinde...
Piranalar peşinde...
Nefes nefese karşıya çıkıyor.
Herkes alkışlıyor.
Ev sahibi hayran.
"Temel Bey, sizi kutlarım."
Temel öfkeli.
"Kutlama sonra..." diyor.
"Önce beni suya iteni bulun!"
Hayat dediğimiz şey de biraz böyle.
Kimse ilk taşı atmak istemez.
Ama biri atsın ister.
Kimse ilk sözü söylemek istemez.
Ama biri söylesin ister.
Kimse ilk imzayı atmak istemez.
Ama biri atsın ister.
Sonra...
"Biz zaten senin yanındaydık."
Neredeydiniz?
Temel'in arkasındaki askerler gibi...
Bir adım geride.
Hayatta insanlar vardır.
Doğuştan liderdir.
Sonradan lider olur.
Mecburen lider olur.
Koltuğu lider sanır.
Koltuğa emanet oturur.
Bir de görünmezlik peleriniyle dolaşanlar vardır.
"Ben işime bakarım."
"Adım geçmesin."
"Bana dokunmayan yılan..."
Üç maymunun fahri üyeleri...
Görmez.
Duymaz.
Bilmez.
Ama Zafer günü gözleri kartal olur.
Bir de ustalar vardır.
Hiç kavga etmezler.
Kavgayı başkasına ettirirler.
Hiç risk almazlar.
Riski başkasına yüklerler.
Hiç öne çıkmazlar.
Öne çıkacak adamı alkışlayıp sırtını sıvazlarlar.
"Gazı" verirler.
"Sen yaparsın."
"Sen cesursun."
"Sen kaptansın."
"Sen lider doğmuşsun."
İş bitince...
Toz olurlar.
Nasreddin Hoca misali...
"Haydi gidelim!" diye bağırırlar.
Kavga başlayınca dönüp bakarsın...
Meydan bomboş.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bazen o bir adım öne çıkanın arkasında koca bir kitle dağ gibi durur. O zaman o tek bir adım; bir devrime, bir zafere, bir dünya mirasına dönüşür.
Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca kendi cesaretiyle değil; arkasında "bir adım geri" kaçmayan, aksine mermiye göğüs geren koca bir millet tek yürek olduğu için Cumhuriyeti kurdu.
Nelson Mandela, parmaklıklar ardındaydı ama arkasındaki milyonların iradesi ve omuz omuza duruşu ırkçı apartheid rejimini yıktı.
Marie Curie, laboratuvarda tek başınaydı belki ama arkasında bilimin aydınlığına inanan, onu destekleyen küresel bir akademi ve insanlık ideali vardı; radyoaktiviteyi bulup bilimin seyrini değiştirdi.
Diego Maradona, sahada tek bir adamdı ama arkasında Napoli'nin, Arjantin'in tüm dışlanmışlarının, yoksullarının ortak ruhu ve inancı vardı. O kitleyle öylesine birleşti ki, futbolu bir spor olmaktan çıkarıp bir başkaldırı destanına dönüştürdü.
Peki ya madalyonun diğer yüzü?
Bazen de o "gazı verenler", o öne itenler, ilk fırtınada arkasını dönüp kaçar. Hatta daha da acısı; uğruna savaştığın, hayatını adadığın o kitlelerin içinden birileri seni ilk virajda satar, en yakınındakiler elinde hançerle bekler. Kahramanlık, bir anda trajik ve can yakıcı bir yalnızlığa bürünür.
Jan Dark (Jeanne d'Arc), henüz bir genç kızken Fransa’yı işgalden kurtarmak için öne atıldı, kitleleri peşinden sürükleyip tahtın yolunu açtı; ama zafer bittikten sonra bizzat tahta çıkardığı kralı tarafından yalnız bırakıldı, kendi soydaşları tarafından para karşılığı düşmana satıldı ve henüz 19 yaşında yakılarak idam edildi.
Che Guevara, Bolivya dağlarında ezilen halkların özgürlüğü için aç ve nefessiz çarpışırken, sömürüden kurtarmaya çalıştığı o yerli köylülerin fısıltılarıyla, ihbarlarıyla yakalatıldı ve kurşuna dizildi.
Julius Caesar, Roma’yı dünya imparatorluğu yapan siyasi bir dehaydı ama senatoda en yakınım, "evladım" dediği Brutus’ün hançeriyle sırtından vuruldu.
Charlie Chaplin, sinema tarihi boyunca yarattığı karakterlerle milyonları güldürüp düşündürmüş, mazlumların ve işçi sınıfının sesi olmuşken; McCarthy döneminin o karanlık "cadı avı" rüzgarında, dün kendisini ayakta alkışlayan Amerikan toplumu ve sinema sektörü tarafından bir gecede "vatan haini" ve komünist ilan edildi, ülkeye girişi yasaklanarak sürgünde yaşamaya zorlandı.
Sokrates hakikati söyledi, baldıran zehrini içti.
Galileo Galilei gerçeği söyledi, engizisyon karşısında yapayalnız yargılandı.
Giordano Bruno fikirlerinden vazgeçmedi, yakıldı.
Mahatma Gandhi milyonları yürüttü ama yine kendi içlerinden çıkan bir kurşundan kaçamadı.
Martin Luther King Jr. bir rüya anlattı, bedelini canıyla ödedi.
Kimi kazandı.
Kimi kaybetti.
Ama hiçbiri, "Bana ne..." demedi.
Nazım'ın dizeleri dolaşıyor aklımda.
"Bulut mu olsam...
Gemi mi olsam...
Balık mı olsam...
Yosun mu olsam..."
Sonra cevabı geliyor.
"Deniz olunmalı oğlum..."
Evet.
Bulut tek başına yağar.
Gemi tek başına batar.
Balık tek başına av olur.
Yosun tek başına savrulur.
Ama deniz...
Hepsini bir arada yaşatır.
Kalabalık olmak başka (Kurtuluş Savaşı'nda düşman kalabalıktı mesela)...
Birlik olmak başka (Kurtuluş Savaşı'mızdaki birlik oluşumuz halen birçok ülkedeki ders kitaplarında örnek olarak gösterilir.)
Kalabalık alkışlar.
Birlik omuz verir.
Kalabalık seyircidir.
Birlik oyuncudur.
Kalabalık "geçmiş olsun" der.
Birlik "beraberiz" der.
Korku bulaşıcıdır.
Cesaret de.
Sessizlik büyür.
Söz de büyür.
Bir kişi konuşursa ses olur.
Bin kişi sahip çıkarsa tarihsel koro olur.
Belki mesele lider aramak değildir.
Belki mesele...
Temel'i suya itmemektir.
Belki mesele...
Temel öne çıktığında bir adım geri kaçmamaktır.
Belki mesele...
Deniz olabilmektir.
Çünkü...
Kıyıda bekleyenler yalnızca dalgaları sayar.
Denize girenler ise kıyıları değiştirir.