Bazı şehirler vardır...
Haritada yer kaplar.
Bazı şehirler vardır...
Tarihte yer kaplar.
Bir de Urla vardır.
İnsanın kalbinde yer kaplar.
Atatürk yedi kez gelmiş Urla'ya... (www.urla.bel.tr)
Bugün bazıları bir kere gelip üç yüz fotoğraf paylaşırken...
Atam yedi kere gelmiş, bir kere bile "hikâyede beni etiketleyin" dememiş.
Çünkü mesele görünmek değildi.
Görmekti.
Memleketi görmek.
İnsanı görmek.
Geleceği görmek.
Hatta o gelişlerinden birinde, kendisini bağrına basan Urlalılara duyduğu sevgiyi şu sözlerle tarihe not düşmüştü:
"Muhterem Urlalılar, bana gösterdiğiniz bu derin ve samimi muhabbetten dolayı çok mütehassıs oldum. Sizin gibi vatanperver ve çalışkan bir halkın arasında bulunmak bana büyük bir kuvvet veriyor."
Çünkü o, kalabalıklara bakarken sadece bir topluluk değil, koca bir memleketin atan kalbini görüyordu.
Urla o günlerde yalnız bağ değildi.
Yalnız enginar değildi. Yalnız bamya, tütün, üzüm değildi.
Yalnız deniz değildi.
Anadolu'nun Ege'ye açılan penceresiydi.
Karşı kıyıda Yunanistan...
Biraz ötede İtalya...
Biraz ötede dünyanın bütün hesapları...
Atatürk haritaya baktığında koy görmüyordu.
Strateji görüyordu.
Bugün adına jeopolitik dedikleri şeyi.
O zaman adı vatan savunmasıydı.
Tahaffuzhane... (Urla'daki Tahaffuzhaneyi gördünüz mü? Biz gezdik, gördük. Urla Kent Konseyi Başkanı Hadi Başman ve Ayşe Başman'ın anlatimıyla Urla'nın Gizemleri Projesi kapsamında ne güzel gezdik.Yürekleine sağlık.)
Ne güzel kelime.
Bugünkü dile çevirsen "karantina merkezi."
Ama aslında Anadolu'nun sağlık nöbetçisi.
Veba gelmiş...
Kolera gelmiş...
Tifo gelmiş...
Kapıda durmuş.
"Buyurun geçin" dememiş.
"Önce bir bekleyelim bakalım" demiş.
Atatürk buraya boşuna gelmedi.
Çünkü o yalnız sınırları koruyan bir komutan değildi.
Milletin sağlığını da bağımsızlığın ayrılmaz parçası sayıyordu.
Gemilerden inen yolcuların, malların, hastalıkların kontrol edildiği bu merkezde incelemelerde bulundu.
Devlet aklının yalnız top ve tüfekten ibaret olmadığını gösterdi.
Ve doğrusu...
Bugün yaşasa, bazılarının bilim yerine kulaktan dolma laflara inanmasını görünce meşhur kaşını yine havaya kaldırırdı.
Urla'yı gezerken dikkatini çeken yalnız manzara değildi.
Çalışkan insanlardı.
Üretendi.
Bağdaki emekti.
Tarladaki alın teriydi.
Toprağı işleyen elleri gördüğünde, bölge insanının üretme sevdasına bakıp şöyle diyordu:
"Bu memleket tarihte hünerini ispat etmiştir, şimdi de o hünerini iktisadi alanda, üretimle ispat edecektir."
Çünkü Atatürk için güzel manzara yetmezdi.
O manzaranın içinde çalışan insan da olmalıydı.
Bazıları gün batımına bakar.
Atatürk aynı gün batımında yarının Türkiye'sini görürdü.
Birinci Dünya Savaşı öncesinde Urla sokaklarında Türkçe vardı.
Rumca vardı.
Ladino vardı.
Ermenice vardı.
Kahvede tavla sesi...
Kilisede çan sesi...
Camide ezan sesi...
Aynı rüzgârın içinde dolaşırdı.
Sonra savaşlar geldi.
İşgaller geldi.
Mübadele geldi.
İnsanlar valizlerini değil...
Hatıralarını taşıdı.
Urla'nın nüfusu değişti.
Ama denizi değişmedi.
Çünkü deniz kimsenin tarafını tutmaz.
Dünyanın tanıdığı bir Urlalı vardı.
Yorgos Seferis
Nobel aldı.
Ama şiirlerinde hâlâ çocukluğunun Urla sokaklarını aradı.
Demek ki bazı şehirlerden göç edilir.
Ama bazı şehirlerden çıkılmaz.
Necati Cumalı
Kalemi aldı.
Urla insanını yazdı.
Toprağı yazdı.
Aşkı yazdı.
İnadı yazdı.
Çünkü Urla'da insan konuşmaz.
Hikâye olur.
Neyzen Tevfik
Bugün yaşasaydı muhtemelen İskele'de oturur, çayını yudumlarken şöyle derdi:
"Memlekette herkes birbirine akıl veriyor.
Bir kişi de çıkıp aklını kullanmıyor."
Sonra da kahkahayı basardı.
Klazomenai'nin bilgesi...
Anaksagoras
İki bin beş yüz yıl öncesinden sesleniyor:
"Evrenin temelinde akıl vardır."
Bak hele...
Adam 2500 yıl önce söylemiş.
Biz hâlâ bazı toplantılarda birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Aynı şeyleri söyleyip kavga etmeyi başaran başka millet var mı acaba?
Soğuk Savaş yıllarında Urla yalnız güzel bir sahil kasabası değildi.
NATO'nun dikkatle izlediği stratejik bir bölgeydi.
Ege'nin kilidiydi.
İzmir'in ön kapısıydı.
Bugün de önemini kaybetmedi.
Enerji yollarının yakınında.
Turizmin merkezinde.
Tarımın kalbinde.
Mavi Vatan'ın kıyısında.
Eskiden generaller haritaya bakıyordu.
Bugün yatırımcılar bakıyor.
Bilim insanları bakıyor.
Sanatçılar bakıyor.
Ama herkes aynı şeyi görüyor:
Urla'nın değeri henüz tam keşfedilmedi.
Bugün Urla'ya bakınca insanın aklına yalnız tarih gelmiyor.
Aşk da geliyor.
Çünkü bazı şehirler görülür.
Bazı şehirler yaşanır.
Urla hissedilir.
İskele'de el ele yürüyen sevgililer...
Sanat Sokağı'nda kaybolan gençler...
Karantina Adası'nın önünde birbirine söz veren insanlar...
Gün batımına karşı susup aynı hayali kuranlar...
Sanki bütün Ege aşk romanları burada yazılmış gibi.
Ünlüler neden kaçıp Urla'ya geliyor sanıyorsunuz?
Magazinden kaçmak için.
Biraz nefes almak için.
Sabah kuş sesiyle uyanmak için.
İnsan kalabilmek için.
Son yıllarda diziler ve filmler de keşfetti Urla'yı. (Bir yıl öncesinden Enginar Festivali'nde Buluşalım sözleri. Barbaros'a giderken küçük bir oyuk götürelim planları. Dönüşte bir Nohutalan'a uğrayalım da kavun alalım hesapları. Bağ Yolunda bir şarap tadımı yapalım, sabredemezsek Gülbahçe'de balığımızı yeriz, kurabiye için Balıklıova'ya gitmeye mecburuzlar. Bademler'de tiyatro izlemeden önce gözleme yeriz buluşmaları.)
Ama Urlalılar çoktan biliyordu.
Doğa dekor istemiyor çünkü.
Dekorun kendisi.
Bir yanda zeytinlikler...
Bir yanda taş evler...
Bir yanda Klazomenai'nin gölgesi...
Bir yanda denizin üzerine bırakılmış altın renkli gün batımı...
Yönetmen geliyor.
Oyuncu geliyor.
Kamera geliyor.
Sonra aynı cümleyi kuruyor:
"Burada kötü sahne çekmek mümkün değil."
Bir fıkra anlatayım.
Urlalı balıkçıya sormuşlar:
"Urla'nın en büyük hazinesi nedir?"
Adam hiç düşünmemiş.
"Deniz mi?"
"Hayır."
"Bağlar mı?"
"Hayır."
"Tarih mi?"
"Hayır."
"E nedir?"
Balıkçı gülmüş:
"Bu kadar güzelliğin içinde birbirine sıcacık selam veren Urlalıdır."
Peki...
Urla'nın Atatürk'e borcu nasıl ödenir?
Bir heykel daha dikerek mi?
Bir caddeye daha adını vererek mi?
Hayır.
Çocuklara bilim öğreterek.
Kent konseyi çocuk meclislerinde o aydınlık yüzlere kendi sözlerini söyleme, geleceklerini kurma fırsatı vererek.
Cumhuriyetin çocuklarını tam da adına yakışır bir inançla, dayanışmayla yetiştirerek.
Klazomenai'yi koruyarak.
Tahaffuzhane'yi dünyaya anlatarak.
Necati Cumalı'yı okutarak.
Seferis'i anlayarak.
Ormanlarımıza, tarlalarımıza, sahilimize sahip çıkarak.
Denizi koruyarak.
Üreterek.
Düşünerek.
Sorgulayarak.
Çünkü Atatürk'ün istediği tam olarak buydu.
Ve son söz...
Şarkı sözü gibi olsun:
Urla bir rüzgârdır eser gider,
Bir martıdır denize değer.
Bir bağ bozumu akşamıdır,
Bir çocuk kahkahasıdır.
Atatürk bakar uzaktan hâlâ;
"Çalış evlat..." der.
"Bu memleket sana yeter."
Yeter ki sen,
Memlekete yet.
Çünkü bazı şehirler vardır...
İnsan içinde yaşar.
Bazı şehirler vardır...
İnsan öldükten sonra da içinde yaşamaya devam eder.
Urla işte öyle bir yerdir.