İzmir'de gevrek dersiniz... Ankara'da simit... Çekirdeğe çiğdem dersiniz...
Mıhlamaya kuymak dersiniz... Mantıya hıngal dersiniz...
Kapariye gebre otu dersiniz...
Özgürsünüz...
Ama...
Düşmana, düşman denir.
İşgale, işgal denir.
Kurtuluşa da... Kurtuluş denir.
Başka isim aranmaz.
Lozan...
Bir masa.
Ama öyle düğün masası değil.
Üzerine devletlerin kaderinin konduğu masa...
Bir tarafta dünyanın en büyük imparatorluklarını dize getirdiğini sananlar...
Öbür tarafta cebinde altın değil, milletinin onuru bulunan İsmet Paşa.
Arkasında Sakarya'nın barutu...
Dumlupınar'ın dumanı...
Ve Mustafa Kemal'in, "Askerin kazandığını diplomat masada kaybetmeyecek." iradesi...
Bugün kolay konuşanlar var.
Haritayı açmadan tarih anlatıyorlar.
Sanki Osmanlı, Viyana'dan dönerken pikniğe gitmiş...
Hayır.
1683'ten sonra başlayan geri çekiliş...
Kırım gitti.
Yunanistan bağımsız oldu.
Sırbistan...
Karadağ...
Romanya...
Bulgaristan...
Bosna-Hersek...
Mısır...
Tunus...
Cezayir...
Libya...
Irak...
Suriye...
Filistin...
Ürdün...
Lübnan...
Arabistan...
Yemen...
Arnavutluk...
Makedonya...
Kosova...
Birer birer elimizden çıktı.
Her biri üzerinde bugün ayrı bayrak dalgalanan devletler oldu.
Peki bu ayrılıkları kim alkışladı?
İngiltere...
Fransa...
Rusya...
İtalya...
Sonra Amerika...
Silahla olmadıysa parayla...
Parayla olmadıysa ajanla...
Ajanla olmadıysa din adamı kılığıyla...
Osmanlı'nın son döneminde, Anadolu'da halkı isyana sürüklemek için fetvalar dağıtan, İngiliz Muhipleri Cemiyeti çevresinde çalışan, işgal kuvvetleriyle bağlantılı çok sayıda casus ve işbirlikçi faaliyet gösterdi. Kimi hoca cübbesiyle, kimi şeyh kisvesiyle, kimi gazeteci, kimi tüccar olarak dolaştı. Ama millet, sonunda kimin vatanı sattığını da gördü, kimin canını ortaya koyduğunu da... (Arabistanlı Lawrence" -Lawrence of Arabia- olarak bilinen Thomas Edward Lawrence, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yürütülen Arap İsyanı'ndaki rolüyle tanınan Britanyalı bir arkeolog, askeri stratejist, ajan ve yazardır ki bu, bugün en bilinen ajandır)
Osmanlı...
Bir milletin adı değildi.
Bir hanedanın adıydı.
Devletin sahibi Osmanoğulları’ydı.
Peki Anadolu'nun yoksul Türk köylüsü devletin zirvesine çıkabilir miydi?
Neredeyse imkânsızdı.
Saray...
Enderun...
Devşirme sistemi...
Hanedan düzeni...
Devlet milletin değil, hanedanın devletiydi.
Cumhuriyet işte bunu değiştirdi.
Bir köylü çocuğunu Cumhurbaşkanı da yaptı...
Başbakan da...
Genelkurmay Başkanı da...
Profesör de...
Hâkim de...
Öğretmen de...
Lozan'a kim gitti?
Baş delege İsmet Paşa...
Dr. Rıza Nur...
Hasan Saka...
Yanlarında hukukçular...
Maliyeciler...
Askerler...
Uzmanlar...
Ve arkalarında tam bağımsızlık isteyen bir millet...
Çünkü Lozan yalnızca üç kişinin değil, milyonların imzasıdır.
Peki İstanbul'daki son Osmanlı hükümeti?
Türkü vardı...
Arabı vardı...
Rum'u vardı...
Ermenisi vardı...
Çeşitli kökenlerden yöneticiler vardı.
Ama ortak bir dertleri vardı.
İşgal altındaki devleti ayakta tutabilmek...
Ne yazık ki bunu başaramadılar.
Millet başka bir yol seçti.
Ankara'yı...
Cumhuriyeti...
Mustafa Kemal, Nutuk'ta Lozan için özetle şunu söyler:
"Lozan Antlaşması, Türk milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden belgedir."
Bir cümle...
Ama içine bir millet sığıyor.
Lozan zafer mi?
Masada istediğini yüzde yüz alan devlet var mı?
Yok.
Diplomasi, satrançtır.
Ama Sevr'i yırtıp atan...
Kapitülasyonları kaldıran...
Yeni Türk Devleti'nin bağımsızlığını bütün dünyaya kabul ettiren...
Boğazlarda egemenliğe giden yolu açan...
Sınırlarını büyük ölçüde kabul ettiren...
Borçları yeniden düzenleyen...
Bir anlaşmaya hezimet demek...
Ancak haritayı ters tutanların işidir.
"Gizli maddeleri vardı."
Yıllardır söyleniyor.
Bir tanesini gösterin.
Orijinal belge?
Yok.
Arşiv?
Yok.
İmza?
Yok.
Ama şehir efsanesi çok.
Demek ki belge değil, dedikodu dolaşıyor.
"Lozan'ı herkes kabul etmedi."
Doğru.
Türkiye Büyük Millet Meclisi uzun tartışmalar sonunda onayladı.
Bazı çevreler eleştirdi.
Ama uluslararası hukuk bakımından yürürlüğe girdi ve Cumhuriyet'in temel taşlarından biri oldu.
Peki ya On İki Ada?
İşte en çok karıştırılan konu.
On İki Ada Lozan'da verilmedi.
1912'de Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya tarafından işgal edildi.
Uşi Antlaşması'nda savaş bitince geri verilmesi öngörüldü.
Ama Balkan Savaşı çıkınca verilmedi.
Lozan, fiilî durumu hukuken tescil etti.
Yani kaybedileni kaybetmedi...
Zaten yıllar önce kaybedilmiş olanı devraldı.
Tarih bilmeyince...
Faturayı yanlış adrese kesiyorlar.
(Benim rahmetli annem Rodosluydu. Rahmetli, adadaki İtalyanları anlatırdı; onlar gittikten sonra gelen Yunan idaresini de anlatırdı. Hatta İtalyanlar giderken askerlik çağına gelmiş dayımı alıp götürmüşler. Biz yıllarca dayımı öldü bilirdik. Bundan 8-10 yıl önce bir miras davası sırasında ölmediğini, İtalyan ordusundan emekli olduğunu, evlenip çoluk çocuk sahibi olduğunu, kuzenlerin mallardan hak talepleriyle öğrenmiş olduk.)
Bir fıkra...
Temel'e tapu memuru sormuş:
"Bu ev senin mi?"
Temel demiş ki:
"Tapu bende."
"Ya komşu 'benim' derse?"
Temel gülmüş:
"İstediği kadar desin... Mahkemede konuşuruz."
İşte Lozan...
Türkiye'nin mahkemedeki tapusudur.
Komşu ne derse desin...
Tapu değişmez.
Lozan, bir kurşunun masada attığı imzadır. Bir milletin yeniden ayağa kalkışıdır.
Toprağın adı vatan, Vatanın adı Cumhuriyet, Cumhuriyetin tapusu...Lozan'dır.
Bugün biri çıkıp da...
"Lozan olmasa daha iyi olurdu."
Derse...
Ona harita verin.
Bir de tarih kitabı.
Yetmezse Nutuk verin.
Hâlâ anlamıyorsa...
En azından gevrek yesin.
Çünkü insan aç olunca da bazen tarihi yanlış yorumluyor.
(Canım Gönül Halam... Ailenin en bilgesi... Gün yüzü görmemiş özdeyişlerin gülümseten öğretmeni... En güzel nasihati veren yüreği... Yattığın toprak seni incitmesin. Sülalemize ışık oldun... Işıklar içinde uyu.)