Sokakta yürürken denk gelirsiniz…

Bir köşede, çay bardağını hayatın merkezine koymuş, dünyayı oradan yöneten bir “uzman” oturur.

Kalemi yoktur…

Ama bütün yazarları beğenmez.

“Ben yazsam var ya…” diye başlar cümleye, devamı yoktur. Çünkü hiç başlamamıştır.

Fırçası yoktur…

Ama ressamı beğenmez.

Heykel görse, “benim yeğen daha iyisini yapar” der. Yeğen de yapmaz bu arada, ama potansiyel çoktur!

İki notayı yan yana getiremez…

Ama müziği lime lime eder:

“Bestesi olmamış.”

“Güftesi zayıf.”

Kendi hayatının güftesi yoktur, bestesi zaten tekdüze… ama eleştiri senfonisi tam gaz.

Film izler…

“Bunu ben yazardım ya.”

Yazmaz.

Sütlaç yer…

“Ben daha iyisini yaparım.”

Yapmaz.

Maç izler…

“Ben olsam o golü kaçırmazdım.”

Topu görünce nefes nefese kalır.

Güzel giyineni görür…

“Abartmış.”

Çünkü kendisi ya yıllardır aynı tişörtle sadeliğin öncüsü, ya da kendi giyimi “modanın tek öncüsü.”

Okumaz.

Ama fikri vardır.

Üretmez.

Ama yorumu boldur.

Bilmez.

Ama emin konuşur.

Sıkışınca?

Klasik replik hazır:

“Biz zamanında çok yaptık…”

Ne yaptın?

Sessizlik…

Bir yudum çay…

Konu değişir.

Aslında mesele basit:

Hayatla arasında hep bir “niyet” mesafesi var.

Yapacak… ama yarın.

Başlayacak… ama uygun zaman yok.

Deneyecek… ama ortam müsait değil.

O uygun zaman hiç gelmez.

Ama eleştiri… her gün taze.

Çünkü üretmek risk ister.

Eleştirmek rahat koltuk.

Üretmek emek ister.

Eleştirmek beleş.

Ve en tehlikelisi…

Kendi yapmadığını küçümseyerek, yapana da bulaştırır.

Yani sadece boş kalmaz… boşaltır.

Bir gün aynaya baksa keşke…

Eleştirdiği herkesin ortak noktasını görse:

Hepsi bir şey yapmış.

Kendisi hariç.

Bak kardeşim…

Hayat kenardan izlenecek bir maç değil.

Tribünden bağırarak gol atılmıyor.

Kaleme dokunmadan yazar olunmuyor.

Fırçayı tutmadan ressam…

Notaya değmeden müzisyen…

Hiç olunmuyor.

Bir fıkra gibi aslında:

Adamın biri, çocukların oyun oynadığı bir su kenarına gelmiş. Üstü başı kirlenmesin diye paçalarını sıyırmış ve suyun karşı tarafına sıçramak istemiş ama suyun ortasına düşmüş. Çocuklar başlamışlar gülmeye. Adam çok kızmış:

“Siz beni gençliğimde görecektiniz! Bir sıçrardım, karşı tepeye…” demiş.

Çocukların ağzı açık kalmış şaşkınlıktan. Adam toparlanıp yürürken, sessizce kendi kendine:

“Ulan, sen gençliğinde de iki adım sıçrayamazdın ya…” demiş.

 

Ve bir şiir gibi bitsin:

Yapmadığın işin ustası olma,

Başlamadığın yolun yolcusu…

Bir adım at, düşersen kalkarsın,

Ama oturursan…

Sadece konuşursun.