Savaş biter, silahlar susar ve manşetler değişir; ama bir insanın hayatındaki o sessiz kırılma asla sona ermez. Gazilik, yılda bir kez göğse takılıp tören bittiğinde kutusuna kaldırılan bir madalyadan ibaret değildir. O madalyanın arkasında; eksilmiş bir beden, yarım kalmış bir gençlik ve her sabah aynı sızıyla uyanan bir insan gerçeği yatar.
“Gazi” kelimesi tarih boyunca insan gibi büyüdü. Sınır boylarındaki gönüllülerden başladı; Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan 19 Eylül 1921’de TBMM tarafından Mustafa Kemal’e verilen unvana kadar hürmetini hiç kaybetmedi. Fakat bugün sormamız gereken yakıcı bir soru var: Biz gazilerimize gerçekten hak ettikleri gibi bakabiliyor muyuz?
Dünyanın gelişmiş ülkeleri bu meseleyi artık yalnızca “şükran” söylemleriyle geçiştirmiyor. İngiltere’den Amerika’ya kadar pek çok ülke, gaziliği bir tören dekoru olmaktan çıkarıp barınma, sağlık, istihdam ve ekonomik güvenlik sistemlerine bağlayan somut reformlar yapıyor. Çünkü biliyorlar ki minnet duygusu kıymetlidir; ama tek başına minnet, market arabasını doldurmaya yetmiyor. Yaşanan eksiklikleri gidermiyor! İnsanın gururu yücedir fakat bürokrasiyi aşmaya, sağlık randevusu almaya veya protez yenilemeye yetmiyor.
Üstelik fedakârlık kavramı sadece askerî cephelerle de sınırlı değildir. Balkanlar’dan Çanakkale’ye, Kore’den Kıbrıs’a ve terörle mücadeleye uzanan o şanlı hattın yanında; bu ülkenin kılcal damarlarında sessizce görev yapan binlerce insanımız var. Görev yaptığı okulda saldırıya uğrayan bir öğretmen, hastasına koşarken şiddet gören bir sağlık çalışanı, yangına dalarak hayatını riske atan bir itfaiyeci, ormanı koruyan bir korucu ya da köye hizmet götürürken sakat kalan bir işçi… Hepsinin ortak paydası şudur: Fedakârlık.
Fedakârlık, insanın “Ben ne kazanacağım?” sorusunu susturup, kendinden büyük bir değere inanmasıdır. Ancak bir toplumun fedakârlığı kutsarken insanı unutması en büyük vefasızlıktır. Bir insanın bu vatan veya bu halk için bedeninden bir parça bırakmış olması, onun ömür boyu yalnızlıkla baş başa bırakılabileceği anlamına gelmez. Törenlerde alkış tutmak kolaydır; zor olan, o alkışın arkasındaki sorumluluğu üstlenmektir. Dünyanın tüm renklerini geride bırakmış, çocuğunun sesini duyamaz hâle gelmiş ya da yatağa bağımlı kalmış bir insanın ihtiyacı süslü nutuklar değil; erişilebilir bir sağlık sistemi, insanca bir gelir ve unutulmadığını hissetmektir.
Ülkenin en doğusundan en batısına kadar farklı coğrafyalarda görev yapmış, sivil toplumun içinde insanla birebir temas etmiş bir eğitimci olarak şunu net biçimde görüyorum: Vatan sevgisi, insan sevgisinden ayrı tutulamaz. Şehidine saygı duyan, gazisine sahip çıkan, emekçisini-kadınını- çocuğunu-engellisini-acizini koruyan ve vatandaşının onurunu gözeten bir toplum ancak gerçek anlamda güçlüdür. Vatan, sadece haritalardaki sınır çizgileri değil; o sınırların içinde birbirimize nasıl davrandığımızdır.
Sizler bir gün, hiç tereddüt etmeden büyük bir fedakârlık yaptınız. Şimdi sıra bizde. Sizin eksilen uzvunuz, bizim eksilen vicdanımızdır. Siz sustuğunuzda biz konuşmak, siz yorulduğunuzda biz omuz vermek zorundayız. Çünkü savaşlar, çatışmalar, sıkıntılar bir gün biter; ama asıl vicdan sınavı, gazi eve döndüğünde başlar.
Bir Gazinin Türküsü
Bir göz bıraktım uzaklarda,
Bir ses kaldı çocukluğumda.
Bir el eksildi elimden,
Bir ömür kaldı avucumda.
Ben dönmedim eksik diye,
Vatan dedim, insan dedim.
Acıyı tattım barış dedim.
Şimdi sizden tek dileğim:
Beni yalnız bırakmayın.
Çünkü tüm savaşlar biter bir gün.
Siz görmeseniz de
Bazı yaralarda kanama
Eve döndüğünde başlar.
19 Eylül Gaziler Günü Kutlu Olsun.