Bazen bir yerde oturursun...
Dünyanın en konforlu yeridir.
Gölgesi serin, manzarası şahane, ikramı boldur.
Ama çatı çatırdarken, duvarlar üzerinize çökerken hâlâ o koltukta sırıtmaya devam etmek "sadakat" midir, yoksa gaflet mi?
Hani sorarlar ya hep:
Giden mi terk eder, kalan mı?
Cevap nettir.
Aslında yerinde sayıp çürüyendir terk eden; hayali, inancı ve geleceği terk eden!
Machiavelli o meşhur Prens kitabında boşuna yazmamıştı:
"Değişimi başlatmaktan daha zor, başarılması daha şüpheli ve yönetilmesi daha tehlikeli bir şey yoktur."
Çünkü konforundan memnun olanlar mevcudu korumaya çalışır.
İstikbali düşünen yürekli insanlar ise bedel ödemeyi göze alır.
George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ni hatırlayın.
Ağıldakiler "Tüm canlılar eşittir" diye yola çıkmıştı...
Sonra bir baktılar ki, muktedirler "Bazıları daha eşittir!" demeye başladı.
"Biz ne dersek o, bize mecburdunuz" edasıyla ezber okuyanlar, umudu kendi dar iklimlerine hapsetti.
Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı’nda ne güzel özetler:
"Sadece bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Bir yalan söylediğinde, birinin hakikat hakkını çalarsın."
Değişim hakkını, umudu çalmaya kalkanlara itiraz etmektir cesaret.
İşte tam bu noktada Hintli bilge milyarder Ratan Tata’nın o unutulmaz radyo röportajı düşer akla...
Ne diyordu mütevazı konuşmasında?
"İnsanı ölümsüz kılan; cüzdanındaki servet, makamındaki unvan ya da omzundaki rütbe değildir. Onurlu duruşu, erdemli davranışları ve beklentisizce yaptığı iyiliklerdir."
Servet tükenir.
Makam biter.
Rütbe sökülür.
Geriye sadece duruş kalır.
Tarihin akışını değiştirenler de hep o duruşun sahipleridir.
1919’a gidin...
Bir Osmanlı subayı düşünün.
Üniforması pırıl pırıl, rütbeleri parıldıyor. Sarayda yeri hazır, istikbali garanti.
Konfor alanında kalabilir miydi? Kalırdı.
Ama o ne yaptı?
"İsyancı" sayılmak pahasına, hakkında çıkan "ölüm fetvası" pahasına, o şaşaalı rütbeleri söküp attı!
Milletinin sinesine döndü.
Samsun’dan Amasya’ya, Erzurum’dan Sivas’a uzanan o çetin yola çıkarken yanındakilere sadece iki kelime söyledi:
"Yürüyelim arkadaşlar!"
Yürüyenler, bir ulusun kaderini yeniden yazdı!
Bir fıkra gelsin...
Adamın biri gemi su alıp batarken kaptana koşmuş:
"Kaptan gemi batıyor, bir şey yapın!"
Kaptan gayet istifini bozmadan yanıt vermiş:
"Bana ne yahu, gemi babamın malı değil ki!"
Gelişim, bulunduğun kabı kırmaktan geçer.
Bazen çok sevdiğin ortamı, alışkanlıklarını, sırf nefes alabilmek adına geride bırakmak gerekir. Bazen aşkını, bazen baba ocağını, bazen toprağını, bazen işini, bazen ortamını...
Hani Zülfü Livaneli’nin o içimize işleyen Karacaoğlan ezgisinde dediği gibi:
"Şu dünyaya geldim geleli /Yandım gittim ala karlı dağ iken...
Yolu açanlara, riski alanlara bir türkü bırakalım şuraya:
Bırakıp yalan iklimleri,
Rüzgâra göğsünü gerenlere selam olsun.
Varlık sevdalılarına değil,
Aşkın derdiyle yananlara selam olsun.
Giden gitmiştir sanmayın,
Yolu açanlara selam olsun...
Son sözü uzatmaya gerek yok. Yeni Türkü söylesin bu şarkıyı, siz de eşlik edin "Dönmek, mümkün mü artık dönmek, onca yollardan sonra, yeniden yollara düşmek. Neresi sıla bize? Neresi gurbet? Yollar bize memleket..."
