Balkan turundan döndüm. Üsküp’e uçakla gidip geldik ama Balkanlar’ın otobüsle gezilmeyeceğini anladım. Çünkü Balkanlar yol değil, tarih. Bir viraj dönüyorsunuz karşınızda Osmanlı; bir köprü geçiyorsunuz savaş; bir meydana giriyorsunuz başka bir milletin yeniden yazdığı geçmiş. Bir çeşmeden su içiyorsunuz mahalle çeşmeniz gibi; bir nehre bakıyorsunuz Tuna akıyor, dillerden marşlar dökülüyor.
Belgrad’da toplu taşımanın ücretsiz olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Yeme içme güzel, fiyatlar Karadağ hariç bize göre gayet makul. Ama bölgedeki tek hareketlilik fiyatlarla sınırlı değil. TV dizileri konusunda Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunu adım başı hissediyorsunuz. Elveda Rumeli dizisinden önce bölgeye yılda 1-2 otobüs Türk turist giderken, bugün günde 15-20 otobüs akıyor; Avrupa’dan turist yağıyor. Dizilerin insan davranışlarını nasıl değiştirdiğini ve toplumlar arasında nasıl güçlü bir bağ kurduğunu yerinde görüyorsunuz.
Balkanlar insana yalnızca tarihi değil, bugünü de gösteriyor. Mostar Köprüsü’nün altında insanlar yüzüyor ama yukarıdan bakınca gülümsemeniz kayboluyor. Çünkü taşların hafızası vardır; kurşun izleri, bomba izleri ve kan görmüş sokaklar... Bir ülkenin komşusunu düşman ilan etmesi, kimliklerin kaşınması kolaydır. Dün birlikte kahve içenler ertesi gün birbirine düşman olur. İşte o zaman anlarsınız: Milliyetçilik, Atatürk'ün yaptığı gibi akılla birleşirse kimliktir; akıldan koparsa baruttur. Demokrasi ise aynı apartmanda yaşayan insanların birbirini öldürmemesini sağlayan kültürdür.
Sonra Manastır’a gidiyorsunuz. Askerî İdadi’nin merdivenlerinde genç bir öğrencinin, Mustafa’nın bastığı taşlara basıyorsunuz. Tarih bazen kitapta okunmaz, merdivende hissedilir. Mustafa ile Eleni’nin yarım kalmış aşkını düşünüp mektuptaki o dizeleri hatırlıyorsunuz: “Hayat kısadır, biraz hayal, biraz aşk.” Evet, hayat kısa ama devletlerin ömrü ve milletlerin kaderi, bir yanlış hamlenin sonucu olarak insan ömründen çok daha uzun.
İşte tam burada karşınıza satranç çıkıyor. Satranç, insanlığın savaşmayı öğrenip savaşı tahtaya taşımasının hikâyesidir. Savaşacaksanız tahtada savaşın; atı öldürmeyin oynatın, şahı koruyun ve hamle yapmadan önce düşünün. Büyük ustalar tahtaya bakarken sadece o anki hamleyi değil, birkaç hamle sonrasını ve rakibin niyetini görürdü. Siyasetin de ekonominin de diplomasinin de özeti budur. Satranç çocuğa beklemeyi, kaybetmeyi ve “Ben ne yapacağım?” dan önce “Karşımdaki neden bunu yaptı?” diye sormayı öğretir.
Peki dünya ne yapıyor? Gerçek dünya bir satranç tahtası değildir; çünkü gerçek savaşta piyonların adı insandır. Ama devletler güç, enerji ve ticaret yollarını hesaplar. Diplomasinin en komik tarafı da budur: Bazen el sıkışırken bile herkes diğerinin cebindeki taşı sayar.
Balkanlarda yaşlı bir adama sormuşlar: “Bunca savaş gördünüz, insanlar neden hâlâ kavga ediyor?” Adam yanıtlamış: “Evlat, biz satranç bilmiyorduk. Bilseydik karşımızdakinin bir sonraki hamlesini düşünürdük. Bir de bizimkiler şahı koruyacağına birbirinin piyonunu yemeye çok meraklıydı!” İşte Balkanlar’ın en acı tarafı buydu: Herkes kendi hamlesini düşündü, kimse oyunun tamamına bakmadı. Satrancı korkuyla oynarsanız taşları, öfkeyle oynarsanız veziri, akılla oynarsanız oyunu okursunuz.
İşte Cumhuriyet’in asıl büyük mirası da burada. 22 gün 22 gece aralıksız süren o büyük mücadelenin ardından kazandığımız 30 Ağustos Zaferimizin değerini; sonrasında kurduğumuz demokratik, laik, sosyal hukuk devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kıymetini her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Manastır’ın merdivenlerinden Erzurum ve Sivas’a uzanan o büyük vizyonun ışığında 30 Ağustos Zafer Bayramımızı yürekten kutluyor; tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi saygı, rahmet ve şükranla anıyoruz. Şehitlerimizin maneviyatını incitmeden, gazilerimize sahip çıkarak güzel günlere ulaşacağımıza inanıyoruz.
Satrançta her taşın bir görevi olduğu gibi ülkede de herkesin bir sorumluluğu vardır: Öğretmenin görevi öğretmek, gazetecinin sormak, siyasetçinin çözüm üretmektir. Yurttaşın görevi ise alkışlamak değil, hesap sormaktır.
Balkan turunun sonunda aklımda tek bir şey kaldı: Satranç tahtası. Hayat bize sürekli aynı soruyu soruyor: “Sıra sende. Hangi hamleyi yapacaksın?” Devlet satrançtır, diplomasi satrançtır, ekonomi satrançtır. Ama millet satranç taşı değildir; millet, tahtanın kendisidir. Tahtayı kaybederseniz oyunu kazanamazsınız.
Ve bütün bu yolculuğun sonunda geriye şu birkaç dize kalıyor:
Taşlar değişir, tahtalar kalır,
Şahlar değişir, milletler kalır.
Hamleni akılla yap, unutma:
Mat olan şah değil, yanlış hamledir.
