Advert

BİR ŞAİRİN MOSKOVA'SINDAN BİR MİLLETİN İZMİR'İNE

H. Cemil DOĞRU

10-09-2026 17:41

Rusya'ya giderken insanın aklına önce Moskova, benim aklıma ise Nâzım geldi. Çünkü bazı şehirler yalnızca gezilmez; insanın geçmişini de gezdirir. "Kuzeyin Venedik'i" denilen St. Petersburg'a ayak bastığınızda bunu anlıyorsunuz. Kanalları, köprüleri, sarayları, geniş caddeleri, heykelleri ve tarihiyle her köşeden "Biraz yavaşla da beni gör" diye seslenen bir sanat var burada. İnsan şehirde yürümüyor, âdeta bir tablonun içinde dolaşıyor. Bizim şehirlerimizde bir bina yapılırken yanındakine küser; orada ise şehir baştan sona bir bütün. Binalar birbirine bağırmıyor, tarihî yapı modernin altında ezilmiyor, nehirler ve parklar tertemiz. Müzeye kapatılmayan sanat; bir köşedeki müzisyenle, ressamla, heykelle günlük hayatın tam içine karışmış. Rusya, sanatın yaşamla iç içe olmasının canlı bir örneği.

​Sonra Nâzım'ın hikâyesini düşündüm. Anadolu'da Millî Mücadele sürerken genç Nâzım'ın yüreği memleketle doluydu. Anadolu, Bolu, Trabzon, Batum ve ardından Moskova... Bambaşka bir dünya, yeni bir toplum ve yeni bir sanat anlayışı. İnsan dünyasını değiştirebilir ama dilini değiştirmesi kolay değildir. Nâzım Moskova'da yeni düşüncelerin içine girdi ama Türkçesini bırakmadı; aksine Türkçeyi yeniden kurdu. Şiirin duvarlarını yıkıp kelimeleri sokağa çıkardı, şiiri kürsüden indirip insanın yanına oturttu. Yıllar sonra Türkiye'ye döndü, hapse girdi, tekrar Moskova'ya gitti. Hayatının yaklaşık dörtte biri hapishanelerde geçti. Sonunda memleketinden uzak kaldı ama memleketi onun içinden hiç çıkmadı.

​"Memleketimi seviyorum:

Çınarlarında yapraklar, havuzlarında fıskiyeler var,

Memleketimi seviyorum:

Gözlerimin arkasında kalan insanları ve toprakları..."

​Moskova'da Nâzım'ın mezarına gittiğimde bütün bunlar derin bir anlam kazandı. Sessiz bir mezarlıkta, Rus tarihinin önemli isimlerinin arasında yatan bir Türk şairi... Bir başka ülkenin toprağında ama hâlâ Türkçe konuşuyor. Çünkü şiir bazen pasaporttan da sınır kapılarından da güçlüdür. Nâzım'ın yanında son eşi Vera Tulyakova'yı düşündüm. Hayatında Vera varken bile Nâzım'ın içinde Türkiye, Piraye, vatan özlemi ve oğlu Memet vardı. Vera'nın kızı Anna'nın da belirttiği gibi; Nâzım, Türkiye'de kalan oğlu Memet'i her daim özledi. Şiirler yazıp dünyayı değiştirseniz de geceleri yine evladınızı düşünürsünüz. Baba olmak, şair olmaktan daha eski ve derin bir duygudur.

​"Karşıda Kuzey Denizi,

Alçak, düz, fırtınalı bir kıyı...

Oğlum Memet’e bakıyorum,

İki yaşında, memleketimde kalan..."

​Moskova metrosuna bindiğinizde sanatın hayatın içine nasıl işlediğini bir kez daha görüyorsunuz. Bizde ulaşım aracı olan metro, orada mozaikleri, heykelleri, sütunları ve tavanlarıyla âdeta bir saray ya da müze. Bizde belediyeler "metroyu sanatla buluşturacağız" diye açıklama yaparken, Moskova'da sanat çoktan metroya binmiş, kart basıp geçiyor! Arbat Caddesi'nde sokak sanatçıları, kafeler, kitaplar ve tarih yan yana; Kızıl Meydan ve Kremlin ise ihtişamıyla duruyor. İnsan sormadan edemiyor: Bir şehir böyle planlanabiliyor, tarihini ve nehrini koruyabiliyorsa, biz neden binalarımızı betonun insafına, derelerimizi çöplüğe terk edelim? Sanat neden sadece tören günlerinde hatırlansın?

​Şehirdeki düzen insan ilişkilerine de yansımış. Bağırış çağırış yok, kurallar belirgin ve uygulanıyor. Taksi bile sokaktan değil, uygulamadan çağrılıyor; ücreti ve güzergâhı belli. Bir gün geleneksel Borş çorbası ararken Türkmen bir aşçı yardımcısı "Beni takip edin" diyerek bize tarif etmek yerine üç blok boyunca bizzat eşlik etti. Sınırların anlamsızlığını üç sokakta tanıdığımız bir kardeşimiz öğretti; diplomasi bazen masalarda değil, bu insani adımlarla yapılır.

​Rusya-Ukrayna savaşı sürerken St. Petersburg ve Moskova'daki gündelik hayat televizyondaki gibi kesintisiz bir savaş görüntüsünden ibaret değildi. İnsanlar işine gidiyor, kafeler açık, pazarlar çalışıyor. Tarihin çelişkisi burada: Devletler savaşırken hayat yaşamak için direniyor. Moskova'da savaşın gölgesini hissetmezken 100 yıl önce Anadolu'nun ne yaşadığını tekrar düşündüm.

​I. Dünya Savaşı sonrası Mondros, işgaller ve 10 Ağustos 1920 Sevr Anlaşması... Masa başında bir ülkenin geleceğini bölebileceklerini sandılar ancak Anadolu insanını unuttular. Sevr, bağımsızlığı yok etme projesiydi; ancak işgal Sevr ile değil, 15 Mayıs 1919'da İzmir'e Yunan ordusunun çıkmasıyla zaten başlamıştı. O elbise Anadolu'ya dar geldi. Önce bölgesel direnişler, ardından Kuvayı Milliye, kongreler, Meclis, düzenli ordu ve Sakarya... 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos Dumlupınar zaferi ve "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emriyle 9 Eylül'de İzmir'e, 12 Eylül'de ise Urla'ya ulaştı.

​"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

Bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,

Bu cehennem, bu cennet bizim."

​Bugün çıkıp "Kurtuluş Savaşı olmadı" ya da "Keşke Yunan kazansaydı" diyenlere verilecek en güzel cevap tartışmak değil, takvimi ve tarihi açmaktır. 15 Mayıs 1919, 26 Ağustos, 30 Ağustos, 9 Eylül ve Urla'nın 3 yıl 3 ay 3 hafta 3 gün süren işgalinin bittiği 12 Eylül tarihleri ortadadır. Yetmezse şehitlikler ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ortadadır.

​Nâzım şiiriyle memleketine döndü, Türk ordusu ise bağımsızlık iradesiyle İzmir'e yürüdü. İkisi de aynı yere baktı: Memlekete. Şehirler de insanlar gibidir; tarihini korursan kişiliğin, sanatını yaşatırsan ruhun, suyunu temiz tutarsan geleceğin, bağımsızlığını korursan ülken olur. 9 Eylül İzmir, 12 Eylül Urla'dır. Özgürlük hazır bir miras değil, korunması gereken bir emanettir.

​İzmir ve Urla'nın kurtuluşu kutlu olsun. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızı minnetle anıyorum. Bazı insanlar memleketinden uzak ölür ama bazı memleketler o insanın içinde yaşamaya devam eder. Nâzım öyle yaşadı, İzmir ve Urla öyle kurtuldu; biz de hâlâ o hikâyenin içinde yaşıyoruz, dilimizde İlhan Şeşen'in şarkısı ile: Nazım Hikmet memleket, memleket Nazım Hikmet. Kâfiye olsun diye yazmadık, memleket sana hasret!

DİĞER YAZILARI ŞAH MI, MAT MI? 01-01-1970 03:00 GİDEN Mİ TERK EDER, KALAN MI? 01-01-1970 03:00 TAPUNUN ADI LOZAN 01-01-1970 03:00 Bir Adım İleri... Bir Adım Geri... 01-01-1970 03:00 URLA'NIN ATATÜRK'E BORCU 01-01-1970 03:00 Gezdikçe Küçülen Dünya, Şiştikçe Büyüyen Kibirlere İnat! 01-01-1970 03:00 Bayramın Unutulan Yüzü 01-01-1970 03:00 19 Mayıs’ın Ayak Sesi 01-01-1970 03:00 Alın Teri 2.0 01-01-1970 03:00 Sandığın İçinden Çıkan Çocuk 01-01-1970 03:00 KENARDAN ŞAMPİYONLUK 01-01-1970 03:00 İLGİNÇ DÜNYA 01-01-1970 03:00 İKİ FATMA NUR, BİR MEMLEKET VE BİR TAKVİMİN İRONİSİ 01-01-1970 03:00 8 MART, KADININ ADI 01-01-1970 03:00 14 ŞUBAT MEKTUBU 01-01-1970 03:00 Yer Titrediğinde İnsan Ne Yapar? 01-01-1970 03:00 Aydın Kimdir? 01-01-1970 03:00 Gazeteci Kimdir? Kalemle Taşınan Bir Vicdan 01-01-1970 03:00 *TAKVİM DEĞİL, UMUT DEĞİŞİR* 01-01-1970 03:00 CUMHURİYET KADINI: BİR MİLLETİN EN GÜZEL İNKILABI 01-01-1970 03:00 “Öğretmenlik: Işığın Unutulduğu, Gölgenin Büyüdüğü Yer” 01-01-1970 03:00 “Bir Ülkenin Kalp Atışıdır Atatürk” 01-01-1970 03:00 Cumhuriyet Bir Çocuğa Değdiğinde 01-01-1970 03:00 Unutulan Çınarın Gölgesi 01-01-1970 03:00 Neyin fakirisiniz? 01-01-1970 03:00 KAÇ KİŞİ VAR İÇİMİZDE? 01-01-1970 03:00 Çantada Keklik Meselesi 01-01-1970 03:00 Unutulmak Üzerine… 01-01-1970 03:00 Lozan Barış Anlaşması: Kanla, Terle, Tarihle Yazılan Türkiye Tapusu 01-01-1970 03:00 ALEVLERLE YANAN VİCDAN: İZMİR’İN ORMANLARI VE BİZ 01-01-1970 03:00 Kendin Olmak Zordur Ama Güzeldir 01-01-1970 03:00 Yalnızlık Kalabalığın Ortasında Başlar 01-01-1970 03:00 Gençlik Bir Kez Yaşanmaz, Her Gün Dirilir 01-01-1970 03:00 Ey Dilim; Kırmadan da Konuşulur 01-01-1970 03:00 Vefa, İstanbul’da Bir Semt Midir Hâlâ? 01-01-1970 03:00 Vefalıysan Suçlusun Kardeşim 01-01-1970 03:00 Gömlek Güzel Diye Yediler Adamı 01-01-1970 03:00 LİYAKAT: Tarih Boyunca Yükselişin Temeli 01-01-1970 03:00 Öğrenmeyi Öğrenmek 01-01-1970 03:00 UMUT 01-01-1970 03:00 BABA ve EVLAT 01-01-1970 03:00 UMUT 01-01-1970 03:00 URLA’DA ILIK ARALIK BÜYÜSÜ 01-01-1970 03:00