Advert

Bir Adım İleri... Bir Adım Geri...

H. Cemil DOĞRU

09-07-2026 15:14

Askerde komutan bütün bölüğü karşısına almış.

​"Şu karşı tepede düşman taburu var. İçinizden bir gönüllü bir adım öne çıksın. Özel mühimmat vereceğim. Gidecek, cephaneyi patlatacak. Şehit olacak ama hepimizi kurtaracak..."

​Temel en önde.

​Komutanın göğsü kabarıyor.

​Sonra Temel arkasına dönüyor...

​Bir de bakıyor ki bütün bölük kendisi hariç bir adım geriye gitmiş!

​İşte bazen "kahramanlık" dedikleri şey, birilerinin seni fark ettirmeden öne itmesidir.

​Bir başka Temel fıkrası...

​Milyarder, yeni yaptırdığı malikânede davet veriyor.

​Salonun ortasında düğmeye basıyor.

​Salon ikiye ayrılıyor, bir havuz ortaya çıkıyor.

​Altında timsahlar...

​Piranalar...

​Yılanlar...

​Ne ararsan var.

​Elindeki anahtarları kaldırıyor.

​"Kim bu havuzu yüzerek geçerse malikâne de arabalar da onun!"

​Söz biter bitmez...

​"Cuuupp..."

​Temel suya.

​Can havliyle yüzüyor.

​Timsahlar peşinde...

​Piranalar peşinde...

​Nefes nefese karşıya çıkıyor.

​Herkes alkışlıyor.

​Ev sahibi hayran.

​"Temel Bey, sizi kutlarım."

​Temel öfkeli.

​"Kutlama sonra..." diyor.

​"Önce beni suya iteni bulun!"

​Hayat dediğimiz şey de biraz böyle.

​Kimse ilk taşı atmak istemez.

​Ama biri atsın ister.

​Kimse ilk sözü söylemek istemez.

​Ama biri söylesin ister.

​Kimse ilk imzayı atmak istemez.

​Ama biri atsın ister.

​Sonra...

​"Biz zaten senin yanındaydık."

​Neredeydiniz?

​Temel'in arkasındaki askerler gibi...

​Bir adım geride.

​Hayatta insanlar vardır.

​Doğuştan liderdir.

​Sonradan lider olur.

​Mecburen lider olur.

​Koltuğu lider sanır.

​Koltuğa emanet oturur.

​Bir de görünmezlik peleriniyle dolaşanlar vardır.

​"Ben işime bakarım."

​"Adım geçmesin."

​"Bana dokunmayan yılan..."

​Üç maymunun fahri üyeleri...

​Görmez.

​Duymaz.

​Bilmez.

​Ama Zafer günü gözleri kartal olur.

​Bir de ustalar vardır.

​Hiç kavga etmezler.

​Kavgayı başkasına ettirirler.

​Hiç risk almazlar.

​Riski başkasına yüklerler.

​Hiç öne çıkmazlar.

​Öne çıkacak adamı alkışlayıp sırtını sıvazlarlar.

​"Gazı" verirler.

​"Sen yaparsın."

​"Sen cesursun."

​"Sen kaptansın."

​"Sen lider doğmuşsun."

​İş bitince...

​Toz olurlar.

​Nasreddin Hoca misali...

​"Haydi gidelim!" diye bağırırlar.

​Kavga başlayınca dönüp bakarsın...

​Meydan bomboş.

​Tarih bunun örnekleriyle doludur.

​Bazen o bir adım öne çıkanın arkasında koca bir kitle dağ gibi durur. O zaman o tek bir adım; bir devrime, bir zafere, bir dünya mirasına dönüşür.

​Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca kendi cesaretiyle değil; arkasında "bir adım geri" kaçmayan, aksine mermiye göğüs geren koca bir millet tek yürek olduğu için Cumhuriyeti kurdu.

​Nelson Mandela, parmaklıklar ardındaydı ama arkasındaki milyonların iradesi ve omuz omuza duruşu ırkçı apartheid rejimini yıktı.

​Marie Curie, laboratuvarda tek başınaydı belki ama arkasında bilimin aydınlığına inanan, onu destekleyen küresel bir akademi ve insanlık ideali vardı; radyoaktiviteyi bulup bilimin seyrini değiştirdi.

​Diego Maradona, sahada tek bir adamdı ama arkasında Napoli'nin, Arjantin'in tüm dışlanmışlarının, yoksullarının ortak ruhu ve inancı vardı. O kitleyle öylesine birleşti ki, futbolu bir spor olmaktan çıkarıp bir başkaldırı destanına dönüştürdü.

​Peki ya madalyonun diğer yüzü?

​Bazen de o "gazı verenler", o öne itenler, ilk fırtınada arkasını dönüp kaçar. Hatta daha da acısı; uğruna savaştığın, hayatını adadığın o kitlelerin içinden birileri seni ilk virajda satar, en yakınındakiler elinde hançerle bekler. Kahramanlık, bir anda trajik ve can yakıcı bir yalnızlığa bürünür.

​Jan Dark (Jeanne d'Arc), henüz bir genç kızken Fransa’yı işgalden kurtarmak için öne atıldı, kitleleri peşinden sürükleyip tahtın yolunu açtı; ama zafer bittikten sonra bizzat tahta çıkardığı kralı tarafından yalnız bırakıldı, kendi soydaşları tarafından para karşılığı düşmana satıldı ve henüz 19 yaşında yakılarak idam edildi.

​Che Guevara, Bolivya dağlarında ezilen halkların özgürlüğü için aç ve nefessiz çarpışırken, sömürüden kurtarmaya çalıştığı o yerli köylülerin fısıltılarıyla, ihbarlarıyla yakalatıldı ve kurşuna dizildi.

​Julius Caesar, Roma’yı dünya imparatorluğu yapan siyasi bir dehaydı ama senatoda en yakınım, "evladım" dediği Brutus’ün hançeriyle sırtından vuruldu.

​Charlie Chaplin, sinema tarihi boyunca yarattığı karakterlerle milyonları güldürüp düşündürmüş, mazlumların ve işçi sınıfının sesi olmuşken; McCarthy döneminin o karanlık "cadı avı" rüzgarında, dün kendisini ayakta alkışlayan Amerikan toplumu ve sinema sektörü tarafından bir gecede "vatan haini" ve komünist ilan edildi, ülkeye girişi yasaklanarak sürgünde yaşamaya zorlandı.

​Sokrates hakikati söyledi, baldıran zehrini içti.

​Galileo Galilei gerçeği söyledi, engizisyon karşısında yapayalnız yargılandı.

​Giordano Bruno fikirlerinden vazgeçmedi, yakıldı.

​Mahatma Gandhi milyonları yürüttü ama yine kendi içlerinden çıkan bir kurşundan kaçamadı.

​Martin Luther King Jr. bir rüya anlattı, bedelini canıyla ödedi.

​Kimi kazandı.

​Kimi kaybetti.

​Ama hiçbiri, "Bana ne..." demedi.

​Nazım'ın dizeleri dolaşıyor aklımda.

​"Bulut mu olsam...

​Gemi mi olsam...

​Balık mı olsam...

​Yosun mu olsam..."

​Sonra cevabı geliyor.

​"Deniz olunmalı oğlum..."

​Evet.

​Bulut tek başına yağar.

​Gemi tek başına batar.

​Balık tek başına av olur.

​Yosun tek başına savrulur.

​Ama deniz...

​Hepsini bir arada yaşatır.

​Kalabalık olmak başka (Kurtuluş Savaşı'nda düşman kalabalıktı mesela)...

​Birlik olmak başka (Kurtuluş Savaşı'mızdaki birlik oluşumuz halen birçok ülkedeki ders kitaplarında örnek olarak gösterilir.)

​Kalabalık alkışlar.

​Birlik omuz verir.

​Kalabalık seyircidir.

​Birlik oyuncudur.

​Kalabalık "geçmiş olsun" der.

​Birlik "beraberiz" der.

​Korku bulaşıcıdır.

​Cesaret de.

​Sessizlik büyür.

​Söz de büyür.

​Bir kişi konuşursa ses olur.

​Bin kişi sahip çıkarsa tarihsel koro olur.

​Belki mesele lider aramak değildir.

​Belki mesele...

​Temel'i suya itmemektir.

​Belki mesele...

​Temel öne çıktığında bir adım geri kaçmamaktır.

​Belki mesele...

​Deniz olabilmektir.

​Çünkü...

​Kıyıda bekleyenler yalnızca dalgaları sayar.

​Denize girenler ise kıyıları değiştirir.

DİĞER YAZILARI URLA'NIN ATATÜRK'E BORCU 01-01-1970 03:00 Gezdikçe Küçülen Dünya, Şiştikçe Büyüyen Kibirlere İnat! 01-01-1970 03:00 Bayramın Unutulan Yüzü 01-01-1970 03:00 19 Mayıs’ın Ayak Sesi 01-01-1970 03:00 Alın Teri 2.0 01-01-1970 03:00 Sandığın İçinden Çıkan Çocuk 01-01-1970 03:00 KENARDAN ŞAMPİYONLUK 01-01-1970 03:00 İLGİNÇ DÜNYA 01-01-1970 03:00 İKİ FATMA NUR, BİR MEMLEKET VE BİR TAKVİMİN İRONİSİ 01-01-1970 03:00 8 MART, KADININ ADI 01-01-1970 03:00 14 ŞUBAT MEKTUBU 01-01-1970 03:00 Yer Titrediğinde İnsan Ne Yapar? 01-01-1970 03:00 Aydın Kimdir? 01-01-1970 03:00 Gazeteci Kimdir? Kalemle Taşınan Bir Vicdan 01-01-1970 03:00 *TAKVİM DEĞİL, UMUT DEĞİŞİR* 01-01-1970 03:00 CUMHURİYET KADINI: BİR MİLLETİN EN GÜZEL İNKILABI 01-01-1970 03:00 “Öğretmenlik: Işığın Unutulduğu, Gölgenin Büyüdüğü Yer” 01-01-1970 03:00 “Bir Ülkenin Kalp Atışıdır Atatürk” 01-01-1970 03:00 Cumhuriyet Bir Çocuğa Değdiğinde 01-01-1970 03:00 Unutulan Çınarın Gölgesi 01-01-1970 03:00 Neyin fakirisiniz? 01-01-1970 03:00 KAÇ KİŞİ VAR İÇİMİZDE? 01-01-1970 03:00 Çantada Keklik Meselesi 01-01-1970 03:00 Unutulmak Üzerine… 01-01-1970 03:00 Lozan Barış Anlaşması: Kanla, Terle, Tarihle Yazılan Türkiye Tapusu 01-01-1970 03:00 ALEVLERLE YANAN VİCDAN: İZMİR’İN ORMANLARI VE BİZ 01-01-1970 03:00 Kendin Olmak Zordur Ama Güzeldir 01-01-1970 03:00 Yalnızlık Kalabalığın Ortasında Başlar 01-01-1970 03:00 Gençlik Bir Kez Yaşanmaz, Her Gün Dirilir 01-01-1970 03:00 Ey Dilim; Kırmadan da Konuşulur 01-01-1970 03:00 Vefa, İstanbul’da Bir Semt Midir Hâlâ? 01-01-1970 03:00 Vefalıysan Suçlusun Kardeşim 01-01-1970 03:00 Gömlek Güzel Diye Yediler Adamı 01-01-1970 03:00 LİYAKAT: Tarih Boyunca Yükselişin Temeli 01-01-1970 03:00 Öğrenmeyi Öğrenmek 01-01-1970 03:00 UMUT 01-01-1970 03:00 BABA ve EVLAT 01-01-1970 03:00 UMUT 01-01-1970 03:00 URLA’DA ILIK ARALIK BÜYÜSÜ 01-01-1970 03:00