Urla’da kıyı bugün ne tam denizdir ne de kara. Hukuken kimseye ait olmayan, herkesin eşit ve ortak kullanımına açık olması gereken bu alanlar, fiiliyatta sahipsizliğin ve keyfi işgallerin arazisi hâline gelmiştir.

 

Örneğin hurdaya dönmüş bir gemi Demircili’ye bırakılmış durumda.

Demircili’de gecekondu niteliğinde, bir çekek yeri ve tekne barınağı faaliyet gösteriyor.

Urla Kum Denizi’nden, Demircili’den yıllardır sığ su deşarjı yapılıyor. Çeşmealtı yine kayık sahiplerinin bir çekek alanı ve barınma noktası, yıllardır “geçici” denilerek kalıcılaştırılmış, kayığı olana çözüm bulunmamış, sığ deniz kanunsuz doldurulmuş durumda.

Yassıca Ada iskeleleri ve binalarıyla kaderine terk edilmiş; doğaya bırakılıp gidilmiş bir kirli kamu alanı.

Bazı sitelerin inşasında hukuka gidilirken, bazı binalar, siteler, oteller ise özel olarak inşa ediliyor.

Her yer çevreci, müteahhit, otelci, denizci, avukatla dolu….

 

Bütün bu tablo bize şunu söylüyor: Urla’da çevre sorunları planla, bilimle ve hukukla yönetilmiyor. Yöneticilerin bu konuya mevzuat nedeniyle çözümü sınırlı oluyor.

Kıyının kamusal hakkı, özel çıkarların gölgesinde kalıyor.

 

Oysa deniz, kıyı dediğimiz yer bir araftır. Kıyı denizle karanın cebelleştiği bu alan, doğanın en kırılgan ve en zengin sahasıdır. Hukukumuza göre denizler, kıyılar kimsenin mülkü olamaz; yapı yapılamaz, herkes eşit şekilde yararlanır.

 

Türkiye’de kıyılara dair yasal düzenlemeler genel olarak geç kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kıyılardaki yapılaşma bir “medeniyet” göstergesi sayılmış, teşvik edilmiştir.

Kıyılar değişmemiş, ama bizim onlara bakışımız değişmiştir. Turizm, ticaret, balıkçılık ve rant devreye girdikçe kıyı korunması gereken bir ortak değer değil, paylaşılması gereken bir gelir kapısı olarak görülmeye başlanmıştır.

Bu zihniyetin kökeninde, toplum olarak denizle kurduğumuz mesafeli ilişki vardır. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede, deniz kültürü zayıftır. Türk mutfağında, sanatında, türküsünde deniz sınırlı bir yer tutar. Deniz kentleriyle kara kentleri arasında belirgin bir fark yoktur.

Bir zamanlar Bodrum, Malta, Kıbrıs gibi yerler sürgün mekânlarıydı. Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’a sürgün edilmesi, yalnızca bir edebiyat hikâyesi değil; devletin ve toplumun kıyıya bakışının aynasıdır.

 

Bugün Urla’da yaşananlar da aynı aynaya bakmaktadır. Kıyı hukuku kâğıt üzerinde vardır; sahada ise ya yok sayılmakta ya da eğilip bükülmektedir. Kaçak çekekler, terk edilmiş adalar, denize akan atıklar, geçmişi kirli bir gemi bize şunu soruyor:

Urla’da kıyı gerçekten herkesin mi, yoksa güçlü olanın mı?

Bu soruya verilecek cevap, yalnız Urla’nın değil, bu ülkenin denizle barışıp barışamayacağının da göstergesi olacaktır.