Geçtiğimiz günlerde Urla’mızın kurtuluş gününü kutladık. Bayraklar asıldı, marşlar söylendi, törenler yapıldı. Ulu Önderimizin huzuruna çiçekler bıraktık. Fotoğraflar çekildi, konuşmalar yapıldı, “kutlu olsun” denildi. Sonra tören bitti ve herkes günlük hayatına döndü.

Urla kurtuldu mu?

Elbette 12 Eylül 1922’de başka bir kurtuluştan söz ediyoruz. İşgalden, düşmandan, esaretten kurtuluşumuzdan... O günün kahramanlarını anmak, bağımsızlığımızı kutlamak, Cumhuriyetimizin hangi bedeller ödenerek kurulduğunu hatırlamak hepimizin sorumluluğu. Fakat bir şehrin kurtuluşunu yalnızca takvimdeki bir güne, bir törene, birkaç konuşmaya ve Ulu Önderimizin önüne bırakılan çiçeklere indirgersek, galiba kurtuluşun ne anlama geldiğini pek bilmiyoruz demek bence.

Şehirler, cehaletten de kurtulur, umutsuzluktan da, fırsat eşitsizliğinden de, gençlerin “Ben burada kendime bir gelecek kuramam” düşüncesinden de kurtulur. Bir kentin gerçek bağımsızlığı, çocuklarının ne kadar özgür düşünebildiğinde, gençlerinin ne kadar üretebildiğinde, eğitimine, sanatına, bilimine ne kadar yatırım yapıldığında ortaya çıkar. Yoksa yılda bir gün bayrakları asmak kolaydır. Çelenk koymak kolaydır. Marş söylemek kolaydır. Asıl zor olan başka bir şey…

Bunu her yıl yapıyoruz. Ne güzel. Ama bazen düşünüyorum da, Ulu Önder bugün karşımıza çıkıp “Çiçeği aldım, peki çocuklar için ne yaptınız?” diye sorsa ne cevap vereceğiz? “Efendim, tören yaptık.” “Başka?” “Çelenk koyduk.” “Başka?” “Marş söyledik.” Sonra muhtemelen hep birlikte gökyüzüne bakıp çok önemli bir şey hatırlamış gibi susacağız. Çünkü Atatürk’ü anmanın en kolay yolu heykelinin önüne çiçek bırakmaktır.

 Daha zor olanı ise onun işaret ettiği geleceğe yatırım yapmaktır.

Bir çocuğa kitap vermek çelenkten daha zahmetlidir. Bir gence sanat alanı açmak, spor yapabileceği bir imkân sağlamak, onu bilimle, müzikle, tiyatroyla, edebiyatla buluşturmak, kendi yeteneğini keşfetmesine fırsat vermek; tören programına bir iki detay eklemek kadar kolay değildir. Ama gerçek kurtuluş burada başlar. Çünkü çocuklarımız yalnızca geleceğimiz değildir. Onlar bugünün de en önemli meselesidir.

Bir çocuğun yeteneğini fark etmeyip yıllar sonra “Gençler neden böyle?” diye sormak biraz tuhaf değil mi? Çocuğa fırsat vermeyip ondan başarı beklemek, tohumu sulamadan ağacın neden meyve vermediğine şaşırmaya benziyor. Çocukların önüne sürekli sınavlar koyup meraklarını, hayallerini, yaratıcılıklarını beslemeden onlardan geleceğin bilim insanlarını, sanatçılarını, yazarlarını, mühendislerini yetiştirmelerini bekliyoruz. Sonra da gençler neden başka şehirlerde, başka ülkelerde gelecek arıyor diye hayıflanıyoruz. Belki de önce onlara burada bir gelecek olduğunu hissettirmemiz gerekiyor.

Urla’nın da artık “güzel bir sahil kenti” olmanın ötesinde düşünülmesi gerekiyor. Urla’nın değeri yalnızca taş evleri, bağları, denizi, gastronomisi, festivalleri ve turistik güzellikleri değildir. Bir kentin asıl zenginliği, yetiştirdiği insandır. Urla’nın en değerli varlığı insanı ve çocuklarıdır. Onların merakıdır, yeteneğidir, hayalidir. Bir kentin geleceğini gerçekten görmek istiyorsanız meydanlarına değil, çocuklarının gözlerine bakın. Ne okuyorlar? Ne üretiyorlar? Ne hayal ediyorlar? Hangi sanat dalıyla tanışıyorlar? Hangi kitaplara ulaşabiliyorlar? Spor yapabilecekleri alanları var mı? Kendilerini ifade edebilecekleri yerler var mı? Bir çocuk “Ben de yapabilirim” diyebiliyor mu? Bir genç “Ben burada kalıp kendi geleceğimi kurabilirim” diyebiliyor mu?

Bence bir şehrin gerçek kurtuluş karnesi burada saklı. Çiçekler de çok güzel olabilir, bayraklar da gururla dalgalanabilir, marşlar da hep bir ağızdan söylenebilir. Fakat ertesi gün çocuk aynı imkânsızlıklarla baş başa kalıyorsa, genç yine kendine bir gelecek aramak için başka yerlere bakıyorsa, eğitim ve sanat hâlâ “eh, olsa güzel olur” diye düşünülen yan uğraşlar olarak görülüyorsa, o zaman kendimize biraz daha zor bir soru sormamız gerekiyor: Biz gerçekten kurtuluşu mu kutluyoruz, yoksa kurtuluşun fotoğrafını mı çekiyoruz?

Atatürk ve Urla’yı kurtaran kahramanlara en büyük teşekkür bir çocuğun eline verdiğimiz kitaptır. Bir gencin eline tutuşturduğumuz gitar, bir öğrencinin yaptığı resim, bir çocuğun yazdığı ilk hikâye, bir gencin hazırladığı bilim projesidir. Bir sahnede heyecandan elleri titreyerek şiir okuyan çocuktur. Bir atölyede “Ben bunu yapamam” diye başlayıp, iki saat sonra gözleri parlayarak “Öğretmenim, yaptım!” diyen çocuktur. Çünkü Cumhuriyet yalnızca korunacak bir miras değildir; her kuşakta yeniden anlamlandırılması, yeniden büyütülmesi gereken bir gelecek fikridir.

Bu yüzden Urla’nın kurtuluş gününde benim aklımdan geçen soru biraz rahatsız edici olabilir: Urla kurtuldu mu? Evet işgalden kurtuldu. Bununla gurur duyuyoruz. Fakat şimdi başka bir kurtuluşun peşinden gitmemiz gerekiyor. Çocuklarımızın hayal kurabildiği, gençlerimizin üretebildiği, eğitimin yalnızca sınavlara hazırlıktan ibaret olmadığı, sanatın “boş zaman etkinliği” sayılmadığı, bilimin lüks görülmediği, her çocuğun kendi yeteneğine ve merakına ulaşabildiği bir Urla’dan söz ediyorum.

Ben bir eğitimci, yazar, çizer ve bir baba olarak şuna inanıyorum: Bir çocuğun hayalini büyütüyorsanız, aslında bir şehrin geleceğini büyütüyorsunuz. Bu yüzden seneye yine çiçeklerimizi bırakalım, marşımızı yine söyleyelim, bayrağımızı yine gururla taşıyalım. Ama tören bittiğinde birbirimize bir soru daha soralım: “Peki şimdi çocuklarımız için ne yapacağız?” Çünkü bir şehrin kurtuluşu meydanlarda kutlanabilir; fakat gerçek kurtuluş okullarda, kütüphanelerde, atölyelerde, sahalarda, parkelerde ve en önemlisi çocukların hayallerinde devam eder.

Belki de Ulu Önderimizin önüne bırakabileceğimiz en anlamlı çiçek, onun adını anmak değil, onun kurduğu Cumhuriyetin çocuklarına layık bir gelecek bırakmaktır. İşte o zaman yalnızca bir kurtuluş gününü kutlamış olmayız. Kurtuluşun ne demek olduğunu da biraz olsun anlamış oluruz.