Bu cümle, nice öğretmenin önüne çekilmiş görünmez bir duvar. Hevesin alaya, inancın inkâra dönüştüğü anlarda söylenir. Özellikle de bir öğretmene…
Köy okullarında, kenar mahallelerde, sınıf bile olmayan başka bir şeyden devşirme bir odada görev yapan idealist bir öğretmenin, bu cümleyi duymadığı tek bir gün bile yoktur. Herkesin göremediğini görmeye çalıştığı için alay konusu olur. Fazla “iyi niyetli”, fazla “romantik”, fazla “hayalperest” olmakla suçlanır. Çünkü o, öğrencisine sadece okuma yazma değil, hayal kurmayı da öğretmek ister. Ve bu, mevcut düzeni tehdit eder! Aman düzen, müzen, ağzımızın tadı kaçmasın, tezgâhımız ne güzel işliyor, ne gerek var şimdi hayale mayale…
İşte tam da bu yüzden, idealist öğretmen genellikle sevilir, sayılır ama ciddiye alınmaz.
Yönetimin gözünde listenin hep en sonunda yer alır. Ödül törenlerinde adı geçmez.
Müdürler, dosyasına soğuk bir cümle yazar: “İyi niyetli ama sistemi zorlayan, prosedürlere uymayan, sıra dışı, bürokrasiye bir türlü alışamayan…”
Veliler başta anlamaz ne yapmaya çalıştığını.
“Kitapla karın mı doyacak?” der biri.
“Resim yapıp da ne olacak?” der öteki.
“Zaten üniversiteye gitse ne olacak, iş yok ki” diye ekler başka biri.
Ama o öğretmen, yılmaz. Çünkü mesele sadece bir meslek değil, bir inanç meselesidir onun için. O, toplumun tam kalbinde dönen sessiz bir savaşın ön cephesindedir.
Bu öğretmen, herkesten önce sınıfına gelir, odayı ısıtır, siler süpürür.
Yokluk içinde topladığı kitapları düzenler, kime hangi kitapları ödünç verecek onları düzenler. Yönetimden bütçe alamaz, sorun değil, öğrencilerinin gözlerindeki parıltı ona yeter.
Defter alamayan çocuğa kendi parasından alır. Karnı aç geleni fark eder, azığını paylaşır.
Yönetmelikler değişir, idareciler gelir geçer, sistem kendi içinde döner…
Ama o, aynı sınıfta kalır. Aynı sıralarda, aynı çocuklara dokunmaya devam eder. Bugün buradaysa yarın başka bir şehirde de olabilir. Ama yeri hep sınıftır. Atölyedir…
Çünkü o bilir:
Bir çocuk kendine inanırsa, bir kader değişir.
Bir kader değişirse, toplumun dengesi değişir.
Ve yıllar sonra…
O çocuklardan biri, bir adalet savunucusu olur.
Bir diğeri bir şair, bir doktor, bir öğretmen daha…
Ve hepsi bir gün aynı şeyi söylerler:
“Bana ilk inanan kişi öğretmenimdi. Herkes gözünü kaçırırken, o gözlerimin içine bakarak ‘yapabilirsin, sana inanıyorum demişti.”
Toplumun değiştirilmesi, büyük binalar inşa ederek, köprüler kurarak, yollar döşeyerek değil; çocukların iç dünyasına dokunarak başlar. Çünkü bir çocuğun hayal gücüne verilen ilham, yıllar sonra bir şehir planına, bir roman sayfasına, bir tıbbi buluşa ya da bir adalet kararı olarak geri döner.
İdealist öğretmen, bir tohum gibi çalışır. Sessizce, derine kök salar.
Görünmez, konuşulmaz, manşetlere çıkmaz. Ama toprağın altında o kadar çok çocuğun umudu, cesareti, vicdanı onun sayesinde yeşermektedir ki…Bir gün toplum ansızın değişir.
Ve kimse ne olduğunu anlayamaz. Ama o öğretmen bilir: O çocuklara inanmakla başlamıştı her şey.
İdealist bir öğretmen, sınıfın önünde yalnız olabilir ama aslında bir orduyu temsil eder. Her bir öğrencisi, gelecekte birer fikir, birer değer, birer etki dalgası hâline gelir. Bu öğretmen yalnızca bilgi vermez; özgüven aşılar, merak uyandırır, vicdan kazandırır. Ve bu görünmeyen etkiler, zamanla toplumun dokusunu değiştirir.
Öğretmenin etkisi bazen hemen fark edilmez. Ne bir manşete çıkar ne de bir istatistiğe yansır. Ama bir çocuğun karanlık bir dünyada “ben de yapabilirim” diyebilmesinde onun izi vardır. O cümle, gelecekte bir işçinin hakkını aramasında, bir sanatçının cesurca üretmesinde, bir bilim insanının gece yarılarına kadar çalışmasında yankılanır.
Bu nedenle idealist bir öğretmenin mücadelesi sessizdir, ama etkisi kalıcıdır. Çünkü o, mücadeleyi zincirin en küçük halkasından başlatır: çocuk. Çünkü o bilir ki, bir çocuk değişirse bir aile değişir. Aile değişirse mahalle değişir. Ve bir gün, o mahallede yetişen çocuklardan biri, bir ülkenin kaderini etkileyecek kararlara imza atar.
Toplumu değiştirmek, büyük beylik laflarla, fonksiyonu olmayan etkinlikler ve yaptık- oldu’larla değil; sınıfın bir köşesinde düş kırıklığı yaşayan bir çocuğun gözlerine bakarak başlar. Onu fark etmekle… Ona “Sen değerlisin” demekle…
Her gün yeniden inatla o çocuğun elinden tutmakla!
İdealist bir öğretmen, tek başına bir sistem değildir belki. Ama sistemin dönüşmesini sağlayacak ilk çatlaktır. Ve bazen, bir toplumu değiştirmek için gereken tek şey, o çatlağın içinden sızan ışıktır. Ama çatlaklar sevilmez, hemen sıvanmak istenir. Işık gelmesin, sistem bozulur…
Bazen en büyük dönüşümler, en küçük sınıflarda, en yalnız savaşlarda başlar.
Yönetimlerin görmezden geldiği, meslektaşlarının “fazla idealist” dediği, halkın sevdiği saydığı, ama boş işlerle uğraşıyor denen bir öğretmen toplumun yapısını, zihniyetini ve geleceğini dönüştürebilir.
Çünkü o, sonuçla değil insanla ilgilenir.
Ve bir insana dokunmak, bir zincirin ilk halkasını kırmak demektir.
O yüzden bir daha biri sana, “Sen tek başına ne yapabilirsin ki?” derse, sessizce gülümse. İşini zorlaştıranlar olursa, zoru başar. Yaparsın, neleri yapmadın ki…
Çünkü en büyük devrimler, hep küçük bir inançla başlar.
Ve bazen, o inanç bir öğretmenin ve bir çocuğun yüreğindedir.
“Hocam deli misin, ne uğraşıyorsun, işin mi yok?” diyenlere cevabımdır…