Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; ağaçların neşeyle şarkı söylediği, derelerin kıkır kıkır aktığı kocaman, yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanda tonton mu tonton, burnu pembe, kendi sevimli bir porsuk yaşarmış. Adı Baha’ymış.

Baha’nın meşe ağacının kovuğunda sakladığı harika bir hazinesi varmış. Kırmızı yakut böğürtlenler, altın sarısı yapraklar ve pırıl pırıl nehir taşları... Ama tonton Baha için ormandaki en güzel şey, pofuduk kuyruklu can dostu Sincap Vefa'ymış. Baha, arkadaşına o kadar güvenirmiş ki, hazinesinin sihirli palamut anahtarını Vefa’nın boynuna asmış. "Sen benim en iyi arkadaşımsın," dermiş gülümseyerek, "Bu ormanda en çok sana inanırım."

Gel zaman git zaman, ormana karanlık bir gece çökmüş. Yıldızlar bile uykuya dalarken, Sincap Vefa'nın aklına hınzır mı hınzır bir fikir gelmiş. Hazinenin kapısında dururken kendi kendine kıkırdamış:

" Bu parlak taşların hepsi benim olsa ne güzel olur! Baha da çok saf canım, anahtarı bana vermeseydi. Demek ki taşları benim almamı istiyor!"

Vefa, pofuduk kuyruğunu sallayarak sihirli palamudu deliğe sokmuş. Bütün yakutları, altın yaprakları ve incileri kocaman bir çuvala doldurmuş. Sonra da ormanın en yüksek tepesine doğru hoplaya zıplaya kaçmış. İçinde minicik bile bir üzüntü yokmuş; aksine, cebi dolduğu için çok eğleniyormuş!

Sabah olduğunda Vefa, çaldığı altın yapraklarla ormanın en lüks, en görkemli ceviz ağacını satın almış. Yakut böğürtlenleri boynuna takıp ormanın ortasında kurumlanarak yürümeye başlamış.

Peki ormandaki diğer sevimli hayvanlar ne yapmış dersiniz? "Vefa arkadaşını kandırdı, hırsızlık yaptı, ne ayıp!" demelerini beklersiniz, değil mi? Ama hiç de öyle olmamış!

Uzun kulaklı tavşanlar, Vefa’nın altınlarına bakıp ona en lezzetli havuç pastalarını getirmişler. Minik kuşlar, "Ne kadar zeki ve harika bir sincap!" diye onun için neşeli şarkılar bestelemişler. Kurnaz tilkiler, Vefa'nın etrafında pervane olup onunla oyun oynamak için sıraya girmişler.

Kimse zavallı Baha’yı ya da çalınan hazineyi umursamıyormuş. Çünkü Vefa'nın artık çok parlak taşları varmış ve o ormanda, sadece parlak taşları olanlar sayılıp sevilirmiş. Ne kadar dürüst olduğunun hiçbir önemi yokmuş!

O sırada zavallı tonton Baha, bomboş meşe kovuğunun önünde hüngür hüngür ağlıyormuş. "Benim canım arkadaşım beni nasıl kandırır? Benim güvenimi nasıl kırar?" diye hıçkırıyormuş.

Ormanın en akıllısı sanılan Bilge Baykuş uçarak yanına konmuş. Baha ondan sıcacık bir teselli beklerken, Baykuş omuz silkmiş:

"Eh Baha'cığım," demiş gözlüğünü düzelterek, "Ormanın kuralı budur. Kim kurnazsa ve kimin cebi doluysa o kazanır. Sen de bu kadar çabuk güvenmeseydin canım. Şimdi ağlamayı bırak da git kendine kışlık yiyecek topla." Baykuş bunları söyledikten sonra, Vefa'nın yeni evinde verdiği ziyafete katılmak için pırr diye uçup gitmiş.

Ve böylece yıllar yılları kovalamış. Kurnaz ve vefasız Sincap Vefa, çaldığı o güzel hazinelerle, etrafında onu alkışlayan yepyeni arkadaşlarıyla çok zengin, çok şatafatlı ve çok mutlu bir hayat yaşamış. Yaptığı kötülük ve sahtekarlık tamamen yanına kâr kalmış, hatta onu ormanın kralı yapmış!

Tonton, iyi kalpli ve dürüst Baha ise, o soğuk ağaç kovuğunda yapayalnız, kalbi kırık ve bir daha hiç kimseye güvenemeden usulca yaşlanmış.

Gökten üç elma düşmüş... Ama Sincap Vefa pofuduk kuyruğuyla zıplayıp, o kurnaz aklıyla üçünü de havada kapmış ve afiyetle midesine indirmiş. Baha'ya da sadece uzaktan, o elmaların yenmesini izlemek kalmış.