Sevgililer Günü’nü tümden inkâr etmek kolaycılık, biraz da zorlama olur. Sevgiliye gösterilenin özel olması gerektiği fikri, insanlık kadar eski ve kıymetli. Bir bakışın, bir cümlenin, bir hatırlayışın “sıradan günler”den ayrılması romantizmin özü aslında. Kısaca romantizm neydi onu bir hatırlayalım, bilinenin aksine en yalın haliyle romantizm, insanın dünyayla kurduğu ilişkiye duyguyu, hayali ve öznel anlamı katma biçimi diyebiliriz.

Gündelik dilde romantizm çoğu zaman aşk ile eş anlamlı kullanılır ama bu eksik hatta yanlış bir tanım. Romantizm; yalnızca birine duyulan sevgi değil, hayata karşı takınılan bir tavırdır, duygunun akıldan; hayalin faydadan; anlamın hızdan öne geçirilmesidir. Romantizm, duyguyu onurlu, ölçülü ve anlamlı bir yere koyar. Cıvık cıvık aşk yalakalığından ziyade, duyguyu gösteriye, abartıya ve onaysız kalma korkusuna indirger.

Ama tam da bu haklı duygunun üzerine boca edilen parlak ambalajlar, indirim etiketleri ve zoraki mutluluk halleri var ya… İşte mesele orada başlıyor.

Bugün Sevgililer Günü, kalpten çok kasaya hitap eden bir takvim yaprağıdır. Aşkın, şirketlerin üç aylık bilançolarında satır başı olduğu nadir günlerden biridir. Çiçek, çikolata, mücevher ve “romantik paketler” arasında dolaşan insan, bir sevgili değil; hedef kitle olarak görülür. Aşk, ölçülebilir hale getirilmiştir: Fiyatı vardır, standardı vardır, hatta “yetersiz” olanı bile tanımlanmıştır.

Bir an durup etrafa bakın. Vitrinler bağırıyor. Reklamlar fısıldamıyor; emir veriyor. “Almazsan sevmiyorsun.”, “Yetmez, daha fazlası lazım.”, “Bugünü unutursan çok ayıp edersin.” Romantizm, gönüllü bir jest olmaktan çıkıp toplumsal bir ödeve dönüşmüş durumda. Ve bu ödevin notunu kalbiniz değil, kredi kartı ekstresi veriyor.

Kapitalizmin ustalığı tam da burada: En mahrem duyguyu bile kolektif bir alışveriş ritüeline dönüştürmek. Aşk kişisel olmalı ama maalesef kişiselleştirilmiş kampanyalarla evcilleştirildi. “Özel” denilen şey, milyonlarca kişiye aynı anda satıldı. Herkes aynı kalbi takıyor, aynı cümleyi yazıyor, aynı fotoğrafı paylaşıyor. Sonra da buna benzersizlik diyoruz.

Ne saçma!

Elbette hediye vermek suç değil. Sorun, hediyenin anlamı gasp ettiğinde başlıyor. Birlikte geçirilen sessiz bir akşam, yıllardır saklanan bir anının hatırlanması, samimi bir mektup… Bunlar vitrinde durmadığı için değersiz sayılıyor. Oysa aşk, barkodla okutulabilen bir şey hiç olmadı. Olmamalı!

Bu günün en acımasız yanı ise sevgisi olmayanları değil, sevgisi olanları bile yetersiz hissettirmesi. Sevgiyi yarıştırıyor, karşılaştırıyor, derecelendiriyor. “Benimki seninkinden daha çok” iddiası, duygusal bir enflasyona yol açıyor. Ne kadar harcarsan o kadar seviyorsun sanrısı, ilişkilere pahalı ama içi boş bir estetik bırakıyor.

Bir metrelik sevimli, oyuncak bir ayının kime ne faydası var?

Belki de artık şunu söylemenin zamanı geldi: Sevgililer Günü’ne karşı çıkmak değil mesele; onu yerli yerine koymak. Aşkın takvimden bağımsız, , sessiz ama derin bir şey olduğunu hatırlamak. Kapitalizmin vahşi çarkları bugün daha hızlı dönebilir; ama kalbin ritmi, nahif romantizm hâlâ bize ait.

Bugün sevgiliye bir şey almak değil, bir şey olmak cesaret ister: Dikkatli, sahici, tekrarsız. Bence en radikal romantizm, hiçbir kampanyaya dahil olmamak.

Bu yazıyı okuyup “Hoca yine abartmış, bugün de arıza çıkarılır mı ya, aşkolsun” diyecek dostlar mutlaka olacaktır; onlara da eyvallah. Maksat polemik değil, gönüllerin aynı yerden atması. Sevgimiz, aşkımız parayla satın alınmasın, kampanyaya düşmesin, kasada beklemesin. Birbirimizi gerçekten seviyorsak tuhaf ve gereksiz hediyelere değil birbirimizin yüzümüze bakalım; yoksa geriye sadece pahalı ve manasız hediyeler  kalır.

Bombili bili bili bom, bili bom, bombili bili bili bom.