Geçtiğimiz günlerde Çeşme ve ardından Ovacık’ta, ben bu yazıyı yazarken de Şarköy ve Çanakkale civarında yaşanan orman yangınları, sadece doğayı değil, vicdanlarımızı da kül etti, ediyor. Alevler, rüzgârın da yardımıyla kıyı kasabalarının oksijen kaynağı olan bu yeşil alanları bir çırpıda yuttu. Sosyal medyada yükselen çığlıklar, televizyon ekranlarına (!) yansıyan dumanlar ve çaresizce, hortumla su tutan vatandaşlar, bir felaketin sıradanlaşmış haline tanıklık etti. Fakat sormamız gereken asıl soru şu: Bu gerçekten sadece sıcak hava, rüzgâr, kurumuş otlar veya bakımı yapılmamış elektrik tellerinin suçu muydu?

Hayır.

Bu yangınların ardında yatan asıl neden, yıllardır içimize işlemiş olan o paslı zihin alışkanlığıdır: “Bir şey olmaz.”

İşte tam da bu yüzden yandı onca ağaç, öldü o kadar can. Tavşanı, kaplumbağası, türlü türlü orman hayvanı…

Cam şişesini piknikte ormana fırlatan da sigarasını söndürmeden yere atan da yasa dışı şekilde anız yakan da mangalını tam olarak söndürmeden toplanıp giden de hep aynı cümleyle akladı kendini: “Bir şey olmaz.”

Ama oldu.

Binlerce dönüm orman, içinde yaşayan binlerce canlıyla birlikte yok oldu. Rüzgârla savrulan kül bulutları, bu toprakların doğaya ne kadar hoyratça davrandığını gökyüzüne yazdı.
Ama bunlar bir ilk değildi, çünkü bu ülkede hafıza da yanar, unutuş da hızla yayılır.

Yangınların büyümesini izleyen bazı vatandaşlar, yollarda çekirdek (buralarda çiğdem denir) çitlerken sosyal medya yayını yaptı. Kimisi “Zaten bir helikopter geldi, söndürürler” deyip evine döndü. Belediyeler, Valilikler ve STK’lar elinden geleni yapsa da yangın öncesi alınması gereken önlemler yine bir başka yazın unutturulmuş başlığı olarak kaldı.
Çünkü biz önlem değil, özür toplumuyuz.

Her yaz bu yangınlar oluyor. Her yaz aynı sahneleri tekrar izliyoruz.
Ama ormanlarımız her yaz aynı şekilde yanıyor ve geri gelmiyor.
Ağaçlar tek tek kara kuru bir sessizliğe gömülüyor.

Peki neden? Neden hâlâ eğitimsiz, umursamaz ve günübirlik bir yaşam biçimini sürdürüyoruz?


Çünkü bu ülkenin eğitim sistemi, doğa sevgisini sadece birkaç ders saatine sıkıştırılmış, sınavda sorulmayacak diye ezberden çıkarılmış bir “üçüncü ünite” gibi görüyor.
Çünkü aileler çocuklarına “doğaya zarar verme”yi değil, “yakalanma”yı öğretmeyi tercih ediyor.
Çünkü yöneticiler, doğayı korumanın maliyetli ama oya dönüşmeyen bir çaba olduğunu düşünerek, gerçek önlemleri almaktan kaçınıyor. Yol yapalım, yol yanmaz nasıl olsa!

Ve bizler, birey olarak, bu zincirin en zayıf halkasıyız.
Her yaz kıyı şeridinde aynı şeyleri yaşayıp, aynı fotoğraflara bakıp, aynı cümleleri kurup, sonra bir sonraki yaz yine aynı hoyratlığa geri dönüyoruz.
Çünkü gerçekten inanmıyoruz:


Bir ağacın da canı olduğunu, bir ormanın da hafızası olduğunu, bir kıvılcımın bir kıyı kasabasını yok edebileceğine inanmıyoruz, çünkü bir şey olmaz (!)

Bu yangınlar sadece ormanları yakmadı.
Vicdanları da yaktı.
Ama en çok da geleceğe dair umudu yaktı.
Çünkü bir kez daha gördük ki, bu topraklarda doğa korunmaya değil, yalnız bırakılmaya mahkûm. Ve belki de en büyük yangın, insanın içindeki “sorumluluk” duygusunun çoktan küle dönmesi.

Bu yangınları rüzgâr değil, ihmal büyüttü.
Bu yangınları güneş değil, umursamazlık tutuşturdu.
Ve bu yangınlarla doğa değil, biz kaybettik.

Eğer bir gün ormanları geri kazanmak istiyorsak, önce şu cümleyi tüm zihinlerden söküp atmamız gerek:
“Bir şey olmaz.”
Ama bir şey oldu, çok şey oldu.
Ve her yaz olmaya devam edecek.
Ta ki biz gerçekten değişene kadar.

Umarım değişiriz.

Eğitim, eğitim, eğitim…