Geçenlerde bizim atölyede çocukların o telaşlı resim yapar hallerini izlerken aklıma takıldı bu konu. Bu çocukları acaba nasıl bir gelecek bekliyor? Hep konuşuyoruz ya kendi aramızda; "ülke nasıl gelişir, nasıl daha ileri gideriz" diye... Kahvede ülkeyi kurtaran dayılar gibi bodoslama bu konudan bahsetmek istemem ama maalesef bu konu anlaşılana dek ben Serhat Hoca olarak yazacağım, çizeceğim.

Ne diyorduk, ülke nasıl gelişir?

Çoğu zaman aklımıza hemen kilometrelerce uzayan o kaymak gibi asfalt yollar, afilli kaldırımlar, seneye tekrar kazılacak olan, kokusu tüten cillop gibi asfalt sokaklar, gösterişli binalar, villalar, bacası tüten fabrikalar geliyor. Yanlış anlaşılmasın, bunlar elbette hayatın akması için lazım, hiçbirine karşı değilim. Ama bana öyle geliyor ki, meselenin asıl kalbi o betonların çok daha derinlerinde atıyor.

Tarihe veya bugün o çok özendiğimiz, "gelişmiş" dediğimiz ülkelere bir bakın. Mesela İtalya’yı o muazzam Rönesans'a taşıyan şey sadece iyi ticaret yolları değildi. Oradaki sanatçılara sağlanan o yaratım özgürlüğü, estetiğe verilen kıymetti. Koskoca Vatikan yani kilise bu adamlara tüm imkânlarını seferber etmişti. Ya da bugün eğitimde dünya markası olmuş İskandinav ülkeleri, o büyük sıçramayı, sanatı en az matematik kadar baş tacı ederek başardılar. Çünkü bir çocuğun önüne boş bir kâğıt koymak, eline bir kalem vermek, ona sadece resim yapmayı öğretmek demek değil. O çocuk renkleri birbirine karıştırırken aslında hayal kurmayı, sınırları aşmayı ve karşılaştığı sorunları farklı yollardan çözmeyi öğreniyor.

Yıllarını bu işe, o küçücük ellere ve kocaman hayallere adamış bir öğretmen, bir çizer olarak bunu her gün en ön sıradan izliyorum. Sadece Urla’da dört ( 4 ) yıldır her gün, hasta olmadan, izin almadan sahada en öndeyim. Öncesi de var da, onları saymayalım hadi…

Yurt dışındaki eğitim sistemlerini incelediğimde, (gittim gördüm, yaşadım)  bu farkı çok daha net, bazen de içim burkularak görüyorum. Örneğin İtalya'da, bütün dünyanın örnek aldığı eğitim modellerinde (Reggio Emilia gibi) sanat atölyeleri, bizim alıştığımız gibi binanın en alt katına, karanlık bir odaya itilmiş bir "serbest zaman" alanı olmuyor asla. O atölyeler, okulun tam kalbinde, fiziksel olarak da tam merkezinde yer alıyor. Çocuklar matematiği, doğayı, bilimi bile o atölyede çamurla, boyayla, fırçayla harmanlayarak öğreniyorlar. Orada sanat, diğer derslerin yanında verilen bir garnitür değil, aksine tüm eğitimi birbirine bağlayan ana damar olarak görülüyor. Öğretmenler çocuğun tuvale yansıttığı renklere, en az çözdüğü matematik problemi kadar saygı duyuyor. Çünkü şunu çok iyi çözmüşler: Estetik vizyonu olmayan, hayal gücü köreltilmiş bir çocuk büyüdüğünde çok başarılı bir mühendis de olsa, yaptığı köprü sadece iki yakayı birleştirir, o şehre bir ruh katamaz.

Şimdi, akademik eğitim çocuklarımıza dünyayı anlamaları için gereken haritayı veriyor elbette. Ama sanat, o dünyayı nasıl daha yaşanılır, daha güzel bir yere çevireceklerinin pusulası aslında. Biri aklı doyururken diğeri ruhu besliyor. İkisi bir arada olmayınca, o çocuk hep tek kanatla uçmaya çalışıyor maalesef. Sanatsız büyüyen yöneticilerin, estetik kaygısı olmayan yöneticilerin yönetim şekillerini hep beraber görüyoruz, malumunuz…

Hal böyleyken, içimden hep şu soruyu sormak geliyor: Neden biz hala birçok şeyi bu kadar geriden takip ediyoruz? Neden en ufak bir sarsıntıda, ekonomik veya sosyal bir krizde ilk gözden çıkardığımız şey çocukların sanatı, resmi, müziği, dansı oluyor? Çok çabuk "lüks" ilan ediyoruz bunları. Sanırım hep kolay olanı seçiyoruz. Kurdelesini hemen kesebileceğimiz, açılışını yapıp alkışlayacağımız işler daha cazip geliyor bize.

Oysa insan yetiştirmek, bir çocuğun ruhunu inşa etmek yıllar sürüyor; sessiz, kurdelesiz ama en kalıcı inşaat bu.

Artık bu ezberi hızlıca bozmamız lazım. Gerçek gelişmenin, aydınlanmanın sadece tuğla üstüne tuğla koymakla değil, fikir üstüne fikir koymakla, çocukların ruhunu beslemekle olacağını kabul etmeliyiz. Mahallemizdeki muhtardan tutun da, devletin en tepesinde karar alan yöneticilere kadar herkese bunu yorulmadan anlatmak zorundayız. Aksi takdirde, sadece binalar dikip çocukların ruhunu çorak bırakırsak, o çok övündüğümüz "gelişmişlik" rüzgârda savrulup gidecek. Yoksa inanın, hepimiz suya yazı yazan, sadece günü kurtarmaya çalışan “bir kesim” politikacılara benzeyeceğiz.