Ben Serhat Hoca… Çocuklarla yaptığımız atölyelerin dışında, bir müzisyenim de. Dört yıldır Urla’nın sokaklarında, sahnelerinde, festivallerinde grubum Pikap ile çalan bir müzisyenim. Bu hafta biraz müzik piyasasından, biraz Urla gece hayatından konuşalım istiyorum. Ama öyle işletmeci gözünden, “mekân doldu mu, boş kaldı mı” hesabıyla değil… Bir müzisyen, bir emekçi gözünden konuşalım.
Çünkü son yıllarda çok garip bir dönüşüm yaşanıyor. Eskiden adına “karaoke” denen şey, bugün daha havalı isimlerle servis ediliyor. Şimdi buna “DJ performans”, “live show”, “back vocal set” gibi isimler bulunuyor. Oysa işin özü çoğu zaman aynı: Teypten çalan müziğin üzerine, sözleri boş bırakılmış bir kayıt akıyor; biri çıkıp onun üstüne şarkıyı söylüyor. Hepsi bu.
Ortada canlı bir davul yok. Canlı bir bas gitar yok. Bir gitaristin anlık dokunuşu, bir klavyecinin hissiyatı, bir solonun doğaçlaması yok. Müziğin nefes alıp veren tarafı yok. Çünkü her şey önceden hazırlanmış, steril, risksiz ve mekanik. Hata ihtimali yok; çünkü zaten “an” yok. İşin en düşündürücü tarafı ise artık kimsenin bunu garipsememesi.
Eskiden insanlar sahnede canlı müzik görünce heyecanlanırdı. Davulcunun terini, gitaristin parmaklarını, vokalistin sesinin o geceki ruhunu hissederdi. Çünkü canlı müzik dediğin şey biraz da kusurla güzeldir. İçinde insan vardır. İçinde o ana ait bir gerçeklik vardır. Şimdi ise insanlar giderek daha yapay, daha otomatik, daha “arka plan sesi” gibi akan performanslara alışıyor.
Çünkü piyasa da bunu istiyor. Daha az masraf, daha az insan, daha az teknik yük… Bir DJ setup’ı ile beş kişilik bir grubun maliyeti aynı değil elbette. İşletmeci açısından bakınca mesele çok net: Daha ucuza daha çok ses almak. Ama mesele sadece ekonomi değil artık; mesele kültür.
Çünkü bir yerde gerçek müzisyen, emekçi, gerçek sanatçı sahneden çekilmeye başladığında, aslında o şehrin hafızası da çekilmeye başlar. Biz Pikap olarak her enstrümanı canlı çalan bir grubuz. Çaldığımız her notanın arkasında yıllar var. Provalar var. Uykusuz geceler var. Taşınan amfiler, bozulan kablolar, alınamayan ekipmanlar, ertelenen kişisel hayatlar var. Bir şarkının içine sadece ses değil, ömür koyuyor insan.
Ama bugün gelinen noktada, bunun değerinin bilinmemesini bir kenara bırakın; artık insanlar bunun peşinde bile değil.
Müzik artık birçok yerde “dinlenen” bir şey değil, tüketilen bir fon sesi haline geliyor. Sohbetin altında aksın yeter… Fotoğrafın arkasında çalsın yeter… Gerçekten kim çalıyor, nasıl çalıyor, canlı mı, playback mi, emek var mı; bunlar giderek önemsizleşiyor.
Oysa sanat biraz da emekle kurduğu bağ kadar değerlidir.
Bir davulcunun yıllarca metronom çalışmasının, bir gitaristin parmaklarının nasır tutmasının, bir grubun aynı şarkıyı yüzlerce kez prova etmesinin bir anlamı kalmıyorsa; geriye sadece ses kalır, müzik değil.
Urla hâlâ gerçek müziği ayakta tutabilecek bir yer olabilir. Çünkü burada hâlâ sokakta durup dinleyen insanlar var. Hâlâ bir solo bitince alkışlayan insanlar var. Hâlâ canlı müziğin nefesini hisseden insanlar var.
Ancak son yıllarda adına “menejer” diyen bir takım arkadaşlar, bu son doğallığı, bu son küçük kırıntıları da “gece hayatı bu, her şey gider” mantığıyla otomatikleştirmeye başladı. Her şeyin yapaylaştığı, sanallaştığı, duygusuzlaştığı, etik değerlerden uzaklaştığı bir dönemde; canlı müzik işinin bundan etkilenmemesi zaten mümkün değil.
Bugün birçok yerde müzik artık hissedilen değil, tüketilen bir şeye dönüştü. İnsan ilişkileri sahteleşti, sohbetler bile filtreli hale geldi. Böyle bir çağda müziğin de aynı hızla mekanikleşmesi şaşırtıcı değil belki. Ama mesele şu ki; müzik dediğin şey tam da bu yapaylığın karşısında duran son alanlardan biriydi.
Urla ise hâlâ tuhaf bir yer… İyi anlamda tuhaf.
Çünkü burada insanlar bir süre sonra neyin gerçek, neyin sahte olduğunu ayırt ediyor. Sadece çıkarını düşünen, kültürü değil hesabı önemseyen kötü işletmeleri, kötü niyetli “menejer” düzenlerini, ruhsuz gece hayatı anlayışını zamanla kendi içinden ayıklayacağına inanıyorum.
Çünkü Urla’nın ruhu, tüket-at kültürüne ait değil.
O tuhaf kültür geldiği yere, anlamsız kalabalıklarına geri dönmeli ki Urla, Urla kalabilsin.
Biz Pikap olarak yine sokaklardayız. Festivallerdeyiz. Sahnelerdeyiz. Bir köşe başında, bir festival alanında, bir yaz akşamında yine karşınıza çıkabiliriz. Ayrıca Enginar Festivali kapsamında çaldığımız iki sahnede de bizi yalnız bırakmayan, emeğimizin hakkını veren tüm dostlarımıza da ayrıca teşekkür ederiz.
Tarzdan bağımsız olarak; iyi müziği kötü müzikten ayırt edebilen herkes başımızın tacıdır.
Yaz boyunca bol bol görüşeceğiz.