Eskiden bir insanın bir konuda konuşabilmesi için o konu hakkında az da olsa bir şeyler bilmesi gerektiğini sanırdım. Ne kadar salakmışım. Artık böyle bir zorunluluk yok. Hatta günümüz dünyasında bilgi, konuşmanın önünde ciddi bir engel bile sayılabilir. Çünkü bilen insan düşünüyor. Düşünen insan şüphe ediyor. Şüphe eden insan araştırıyor. Araştıran insan da cümle kurarken ister istemez dikkatli davranıyor. Cahil öyle mi? Asla. Onda şüphe yok, tereddüt yok, “acaba?” hiç yok. Bilgi desen zaten yük yapmasın, safra olmasın diye alınmamış. Ama özgüven? Maşallah, kamyonla. Her şeyi biliyor, her konuda fikri var. Üstelik fikrini sormanız da gerekmiyor. Zaten en önemli özelliklerinden biri, sorulmamış soruların cevabını vermek. Sana ne ulan? Sana sorduk mu?

Sosyal medya sağ olsun, insanlık tarihinin en büyük “bilirkişi ordusunu” yetiştirdik. Çocuk eğitimi mi? Buyurun, çocuğuyla iki saat aynı odada kalınca sinir krizi geçiren uzmanımız anlatıyor. Sanat mı? Hayatında bir serginin kapısından girmemiş sanat eleştirmenimiz hazır. Psikoloji mi? Üç reels videosu izledi, şu anda travmalarınızı çözüyor. Tıp, hukuk, ekonomi, eğitim, ilişkiler, deprem, uzay, kuantum fiziği… Hiç fark etmez. İnternet paketiniz varsa uzmanlık alanınız sınırsız. Üstelik bu yeni nesil uzmanların ortak bir özelliği var: Çok yüksek sesle konuşuyorlar. Çünkü çağımızın yeni bilgi ölçüsü gürültü, patırtı ve takipçi sayısıdır. Ne kadar bağırıyorsanız, ne kadar görünür iseniz o kadar haklısınız. Cümlenizin sonuna üç ünlem koyduysanız profesör sayılırsınız. Bir de karşınızdakine “Sen önce bir araştır!” yazdıysanız artık akademik kariyeriniz tamamlanmıştır.

İşin komik tarafı şu: Bilgiye ulaşmanın insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dönemde yaşıyoruz ama araştırmaya hiç olmadığı kadar üşeniyoruz. Çünkü öğrenmek zahmetli, okumak zaman ister, düşünmek yorucudur. Ama fikir sahibi olmak? Bedava. Üstelik sınırsız.

İnsan ilişkileri de bundan nasibini aldı elbette. Artık insanların hayatlarına kapıdan girmiyoruz, duvarı kırıp içeri dalıyoruz. Kim kiminle evlenmeli, kim boşanmalı, kim çocuk yapmalı, kim nasıl çocuk büyütmeli, kim nerede çalışmalı, kim ne giymeli, kim nasıl yaşamalı… Herkes başkasının hayatının fahri müdürü. Kendi hayatına gelince “sistem bakımda.” Eskiden buna “hadsizlik” denirdi. Şimdi daha modern bir adı var: “Ben sadece fikrimi söyledim.” Hayır sevgili kardeşim, sadece fikrini söylemedin. Kimsenin seni davet etmediği bir yere ayakkabılarınla girdin, koltuğa oturdun, çayı söyledin ve ev sahibine mobilyaların yerini beğenmediğini anlattın.

Her düşündüğümüzü söylemek zorunda değiliz. Bu, insanlığın henüz sosyal medyada keşfedemediği büyük sırlardan biri. Her fikrin paylaşılması gerekmez, her yorum yazılmak zorunda değildir, her sessizlik cehalet değildir ve en önemlisi, her yüksek ses bilgi değildir.

Bir de samimiyet meselesi var. Orası zaten ayrı bir panayır. Herkes birbirinin “canı”, herkes “güzel insan”, herkes “kardeşim”. Sosyal medyaya bakarsanız dünya üzerinde birbirini sevmeyen tek bir insan kalmamış. Sonra telefonlar kapanıyor ve “canım” dediğimiz insanın dedikodusuna başlıyoruz. Birbirimizin doğum günlerini telefon hatırlatıyor, acılarımıza üzgün surat bırakıyoruz, başarılarımıza üç alkış, iki kalp koyuyoruz. Görev tamam. İnsanlık vazifesi yerine getirildi. Eskiden bir dostun kötü olduğunu duyunca kapısını çalardık. Şimdi hikâyesine üzgün yüz bırakıyoruz. Teknoloji ilerledi tabii; üzüntülerimiz bile temassız.

Empati desen, zavallı çoktan köşeye çekilmiş durumda. Çünkü empati için önce susmak gerekiyor ve biz susmayı artık ciddi bir kişilik bozukluğu zannediyoruz. Karşımızdaki konuşurken dinlemiyoruz, cevap vermek için sıramızı bekliyoruz. Biri derdini anlatıyor, daha ikinci cümlede kendi hikâyemizi hazırlıyoruz: “Seninki de bir şey mi, benim başıma ne geldi biliyor musun?” Hayır, bilmiyorum. Ve belki şu anda bilmek de istemiyorum. Belki şu anda sadece beni dinlemeni istiyorum. Ama dinlemek zor. Çünkü dinlediğiniz zaman sahnenin ortasında siz yoksunuz. Çağımızın en büyük trajedilerinden biri de bu sanırım: Herkes başrol olmak istiyor. Kimse figüranlığı kabul etmiyor. Hatta başkasının hikâyesinde bile.

Ben çocuklarla çalışan bir öğretmenim. Yıllardır çocukların dünyasının içindeyim ve onlardan öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu: Çocuk bilmediğinde soruyor. “Bu ne?”, “Neden?”, “Nasıl?”, “Bilmiyorum, anlatır mısın?” Ne kadar güzel bir cümle: “Bilmiyorum.” Sonra büyüyoruz ve bu güzel cümleyi kaybediyoruz. Yerine başka bir cümle geliyor: “Bence…” İşte bütün felaket de bazen o “bence”den sonra başlıyor.

Belki yeniden “bilmiyorum” demeyi öğrenmemiz gerekiyor. Belki her tartışmayı kazanmak zorunda değiliz. Belki her konuda konuşmak zorunda değiliz. Belki insanların hayatlarına burnumuzu sokmadan önce o burnun bize ait olduğunu ve kendi yüzümüzde kalmasının daha estetik duracağını hatırlamalıyız. Biraz daha az konuşsak, biraz daha çok okusak, biraz daha fazla dinlesek, bir insanın hayatına girmeden önce kapıyı çalsak ve bazen sadece sussak… Merak etmeyin, sessiz kaldığınızda kimse sizi cahil sanmaz. Ama konuştuğunuzda inanın bütün cehaletiniz ortaya çıkıyor. Yapmayın, komik oluyor eeeey her şeyi bilenler!

Çünkü bilgi hâlâ sessiz ve ağırbaşlı bir şey. Cehaletin ise özgüveni yüksek, internet bağlantısı güçlü ve ne yazık ki elinde bir de megafon var. Cadde cadde, kurum kurum gezip elindeki dandik megafonla cehaletini tescilliyor…