Kitabın ortasından konuşmayı severim. Son söyleyeceğim sözü ilk başta söylerim. Açık konuşmakta da fayda var. Bir memlekette öğretmen ikinci plana atılıyorsa, orada gelecek planı kâğıt üstündedir. İşin mutfağı sınıftır, dersliktir. O mutfakta yangın varsa, vitrinin ışığı kimseyi kurtarmaz, benden söylemesi.

Öğretmeni itibarsızlaştırmak dediğimiz şey, öyle tek hamlede olmaz. Yavaş yavaş olur. Önce “Ne var canım, üç ay tatil yapıyorlar” diye başlar. Sonra “Zaten müfredat belli, herkes anlatır” denir. Ardından öğretmenin sözü karar masasında duyulmaz olur. Bir bakmışsın, sınıfta hayatı omuzlayan insan, koridorda sesi en az çıkan kişiye dönüşmüş.

Bu işin en tehlikeli yanı şu: İtibar kaybı bulaşıcıdır. Öğretmeni küçümseyen bir dil, çocuğun zihnine de sızar. Çocuk, öğretmenini sıradan görmeye başlarsa, bilgiyi de sıradan görür. Bilgi sıradanlaşınca emek değersizleşir. Emek değersizleşince de başarı tesadüfe kalır. Sonra dönüp “Bu gençler niye böyle?” diye sorarız.

Bir düşünün; her mesleğin hatası tolere edilirken, öğretmenin en küçük açığı büyüteçle inceleniyor. Bir aksaklıkta hemen hedef tahtası öğretmen. Ama iyi yaptığı işler? Kimsenin gündeminde değil. Sürekli eleştirilen, sürekli savunmada kalan bir meslek grubu zamanla yorulur. Yorulan öğretmen, sadece kendisi için değil, sınıftaki otuz çocuk için yorulur. Bu yorgunluk zincirleme etki yapar.

İtibarsızlaştırma sadece sözle olmaz. Karar alırken öğretmeni masaya çağırmamak da bir itibarsızlaştırmadır. “Sen anlat, gerisini biz biliriz” demek de öyle. Eğitim politikası belirlenirken sınıfa hiç girmemiş insanların yön vermesi, direksiyonu arka koltuktan tutmaya benzer. Araba gider ama nereye gittiği belli olmaz.

Bir de ekonomik tarafı var işin. Öğretmeni geçim derdine boğarsanız, zihnini özgür bırakmamış olursunuz. Sürekli hesap yapan bir insan, hayal kuramaz. Oysa çocukların karşısında duran kişi hayal kurabilmeli. Sadece ders anlatan değil, ufuk açan biri olmalı. Ama siz onu ay sonunu düşünür hale getirirseniz, geleceği nasıl düşünsün?

Toplumda şöyle bir hava oluşursa iş daha da zor: “Zaten herkes öğretmen olabilir.” İşte orada alarm çalıyor demektir. Çünkü bir mesleği basitleştirdiğiniz an, o mesleğin kalitesini de aşağı çekersiniz. Öğretmenlik uzmanlık ister, sabır ister, psikoloji ister, donanım ister. Sadece diploma değil, adanmışlık ister. Bu emeği görmezden gelmek, çocukların emeğini de görmezden gelmektir.

İtibarsızlaştırmanın en ağır sonucu ise rol model kaybıdır. Çocuk kime bakarak büyüyecek? Sosyal medyada saçmalayanlara mı? TV’de bas bas bağırana mı? Dizilerde birbirlerine türlü entrikalarla iş çeviren karakterlere mi? Birbirlerini öldürenlere mi?

Yoksa sınıfta sabırla yol gösterene mi?

Eğer toplum olarak öğretmeni küçültürsek, cahilliğin sesi yükselir. Sonra da “Neden derinlik yok?” diye dert yanarız.

Kurumlar açısından da tablo parlak değil. Öğretmenine sahip çıkmayan kurum, kriz anında yalnız kalır.  Çünkü öğretmen aidiyet hissetmezse, sadece görev yapar. Görev yapılır ama ruh katılmaz. Ruh olmayınca da okul, kurum ya da her neresi ise sadece taş bir bina olmaktan öteye geçemez.

Bakın mesele maaş ya da tatil hesabı değil sadece. Mesele şu: Öğretmene nasıl baktığımız, bilgiye nasıl baktığımızı gösterir. Bilgiye nasıl baktığımız da geleceğe nasıl baktığımızı. Eğer öğretmeni ikinci sınıf görürsek, yarın da ikinci sınıf bir toplum oluruz. Bu kadar net.

Şunu anlamak lazım: Öğretmeni korumak, kollamak, güçlendirmek bir lütuf değil; memleket yatırımıdır. Bugün öğretmene verdiğiniz değer, on yıl sonra üretim olarak, bilim olarak, sanat olarak geri döner. Ama bugün küçümsediğiniz öğretmen, yarın size eksik yetişmiş, yarım yamalak, gözünü kırpmadan cinayet işleyen, ahlaktan, erdemlerden yoksun bir nesil olarak döner.

Son söz şu: Hocayı yalnız bırakırsanız, sınıfı da yalnız bırakırsınız. Sınıf yalnız kalırsa, ülke kalabalık olur ama güçlü olmaz. Eğer gerçekten güçlü bir toplum istiyorsak, öğretmenin arkasında durmayı lafla değil, tavırla göstermek zorundayız. Çünkü yarınlar, bugün sınıfta şekilleniyor. Hocayı küçümseyip sonra “Bu çocuklar neden böyle?” diye söylenmek, kendi ektiğine şaşırmaktır. Öğretmeni değersizleştirip güçlü bir toplum beklemek, temeli kumdan atıp gökdelen hayali kurmaya benzer. Kimse kusura bakmasın; öğretmenine sahip çıkmayan bir memleketin şikâyet etmeye de hakkı yok. Çünkü yarını zayıf bırakan, bugünün bizzat kendisi olunca durum böyle oluyor.

Normalleştirme!