Kara kıştı. Anadolu’nun ortasında, rüzgârın rayların arasından ıslık çaldığı küçük bir tren istasyonu vardı. Çatının bazı yerleri akıyor, bekleme salonundaki eski soba ancak dibinde duranları ısıtabiliyordu. İnsanların yüzünde savaşın bitmediğini anlatan bir yorgunluk vardı. Cephelerden dönmeyen oğulların, eksik kalan sofraların, sessizleşmiş evlerin yorgunluğu…
İstasyonda on iki yaşlarında bir çocuk dolaşıyordu. Adı Mehmet’ti. Üzerindeki ceket, bir zamanlar babasına ait olmalıydı; omuzları büyük geliyor, dirseklerindeki yamalar neredeyse kumaştan daha fazla görünüyordu. Ayakkabılar farklı farklıydı ve delikti. Soğuk, çorabından içeri giriyor ama o belli etmemeye çalışıyordu. Sabahın ilk ışığından gece trenine kadar oradaydı Mehmet. Bavul taşır, yolculara su satardı. Bazen de yere atılmış gazete parçalarını toplardı. Çünkü okumayı seviyordu. Ama okuyamıyordu. Çok zorlanıyordu okurken.
Babası savaşta şehit düşmüştü. Annesi hastaydı. Evde iki küçük kardeşi vardı. Hayat, Mehmet’i çocukluğundan erken koparmıştı.
O gün istasyonda bir hareketlilik başladı. Normalde ağır ağır yürüyen memurlar koşuşturuyor, askerler rayların kenarına diziliyordu. Uzaktan gelen trenin sesi duyulunca herkes ayağa kalktı. Siyah lokomotif gara ağır ağır girerken etrafa yoğun bir buhar yayıldı. İstasyon bir anda sisin içine gömüldü. Mehmet kalabalığın arasından bakmaya çalışıyordu. Vagondan önce subaylar indi. Sonra s açık renk pardösülü bir adam göründü. Yüzü yorgundu ama gözlerinde garip bir canlılık vardı. Sanki herkesin içinde sönen umut, onun içinde hâlâ yanıyordu.
Adam yürümeye başladığında insanlar saygıyla geri çekildi. Mehmet onun kim olduğunu bilmiyordu ama önemli biri olduğunu anlamıştı. İçinde yıllardır biriken bir şey, o an boğazından kendiliğinden çıktı.
“Amca!” dedi titrek bir sesle.
“Ben de okumak istiyorum.”
Bir anda herkes sustu. Böyle bir anda, böyle bir söz söylemek cesaret işiydi. Yan taraftaki görevli hemen “Çekil yolumuzdan!” diyerek sertçe çıkıştı:
Ama adam elini kaldırıp görevliyi susturdu. Sonra Mehmet’e doğru yaklaştı. Önce delinmiş ayakkabısına baktı. Sonra küçücük yaşta nasır tutmuş ellerine… En son gözlerine baktı. O gözlerde korkudan çok başka bir şey vardı: Açlıkla karışmış bir umut.
“Okuyup ne olacaksın çocuk?” diye sordu sakin bir sesle.
Mehmet hiç düşünmeden cevap verdi:
“Öğretmen.”
Adamın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Niye öğretmen?”
Çocuk başını eğdi. “Babam öldü,” dedi. “Köyümüzde kimse okumayı bilmiyor. İnsanlar mektuplarını başkalarına okutuyor. Ben istemiyorum öyle olsun.”
Rüzgâr bir anda daha sert esti. Adam, yanındaki görevliye dönüp kısa bir cümle söyledi:
“Bu çocuğun adını yazın.”
Görevli şaşırdı. Adam devam etti:
“Okuyacak bu çocuk.”
Mehmet’in gözleri doldu. O an, sanki dünyada ilk kez biri ona inanmıştı.
Tam tren hareket edecekken adam yeniden döndü. İstasyondaki insanlara baktı. Sesi yüksek değildi ama o gün orada bulunan herkes ömrü boyunca o cümleyi unutmadı:
“Bir milleti top tüfek, savaş kurtarabilir…”
Bir an durdu.
Sonra gözlerini Mehmet’e çevirip devam etti:
“Ama geleceği yalnızca çocuklar kurtarır.”
Tren ağır ağır hareket etti. Mehmet rayların kenarında uzun süre arkasından baktı. O gece eve koşarak gitti. Kapıyı açar açmaz annesine sarıldı.
“Anne…” dedi ağlayarak.
“Ben okuyacağım.”
Yıllar geçti. Cumhuriyet büyüdü. Anadolu’nun dört bir yanında okullar açıldı. Ve uzak bir köyde, saçlarına kır düşmüş bir öğretmen, tahtaya büyük harflerle alfabeyi yazarken öğrencilerine hep aynı şeyi anlatıyordu:
“Bir insanın hayatı tek bir cümleyle değişebilir çocuklar.”
Bir öğrenci dayanamayıp sordu:
“Size bunu kim söyledi öğretmenim?”
Adam pencereye baktı. Sanki uzaklardan hâlâ bir tren sesi geliyordu.
Sonra yavaşça gülümsedi.
“Küçük bir istasyonda karşıma çıkan bir adam…” dedi.
“Adı Mustafa Kemal Atatürk’tü.”
Kaynak: Çankaya. “ Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” den esinlenerek öyküleştirilmiştir.