“Ben demiştim” demekten nefret ederim. Çünkü o cümle çoğu zaman haklı çıkmanın ucuz bir zaferidir; çözüm üretmeyen, sadece geçmişe yaslanan bir kibir kırıntısıdır.
Yıllardır aynı şeyi söylüyorum: Çocuğa birey olma hakkını tanımazsanız, onun yerine ekranlar konuşur. Siz susturdukça, algoritmalar devralır. Siz dinlemedikçe, 15 saniyelik videolar anlatır dünyayı. Ve o dünya, gerçek değildir; hızlıdır, yüzeyseldir, bağımlılık yapar ve en tehlikelisi, düşünmeyi gereksiz kılar.
Bugün geldiğimiz noktada çocukların dikkat süresi değil, hayat algısı parçalanmış durumda. Her şey “kısa”, her şey “hızlı”, her şey “hemen.” Sabır yok. Derinlik yok. Beklemek yok. Çünkü biz onlara beklemeyi değil, oyalamayı öğrettik. Konuşmayı değil, susturmayı tercih ettik. Anlamayı değil, meşgul etmeyi… Sonra dönüp “bu çocuklar neden böyle?” diye soruyoruz. Böyle, çünkü alan tanımadık.
Bir çocuğun kendini ifade edebileceği bir alanı yoksa o çocuk ya içine kapanır ya da kendini yanlış yerde, yanlış biçimde ifade eder. Saçmalayacak… Bırakın saçmalasın. Yanlış kuracak cümleyi… Kuracak. Çünkü doğruyu bulmanın yolu, yanlıştan geçer. Ama siz her cümlesini düzelten, her davranışını kontrol eden, her anını planlayan bir düzen kurarsanız; ortaya çıkan şey çocuk değil, bastırılmış bir karakter olur. Ve bastırılan her şey, bir gün patlar. Patladı da!
Özgüven dediğimiz şey, çocuğa “aferin” demekle oluşmaz. Özgüven, çocuğun fikrinin gerçekten dinlenmesiyle oluşur. Ciddiye alınmasıyla… Bir yetişkin gibi muamele görmesiyle değil, bir birey olarak varlığının kabul edilmesiyle.
Her şeyi bilen küçük robotlar değil, düşünen, sorgulayan, itiraz edebilen bireyler yetiştirmek zorundayız. Evet, tekrar ediyorum: Oyuncak silah almayın. Şiddeti oyun diye normalleştirmeyin. Ekranı bakıcı olarak kullanmayın. Televizyonda dönen anlamsız içerikleri “zararsız” diye sunmayın. Ve en önemlisi, çocuğunuzun dijital dünyasını tamamen başıboş bırakmayın. Ama bütün bunların da ötesinde bir şey var: Vakit.
Çocuğa ayrılan gerçek zaman. Telefonsuz, tabletsiz, bölünmeden geçirilen zaman. Konuşmak kadar, dinlemek. Hatta bazen sadece dinlemek…Çünkü bir çocuk en çok, duyulduğunu hissettiğinde büyür.
“Serhat hoca yine başladı” diyenler olacak. Varsın desin. Başlayacağız. Çünkü bu mesele bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bu ülkenin geleceği, iyi yetişmiş birkaç çocuğun omzunda yükselecek; geri kalan kalabalıkların gürültüsünde değil. Ben haklı çıkmak istemiyorum. Ben, çocukların kaybolmadığı bir gelecek istiyorum.
Özgüvenli ve yaşadığı topluma saygı duyan bir çocuk, tesadüfen yetişmez. Bu, “iyi niyetle olur” sanılan ama aslında ciddi bir emek, tutarlılık ve farkındalık isteyen bir süreçtir. Kısacası, çocuğa ne söylediğinizden çok, onunla nasıl yaşadığınız belirleyicidir.
Önce şunu netleştirelim: Özgüven, çocuğa sürekli “sen harikasın” demek değildir. Aksine, çocuğun gerçek hayatta bir karşılığı olan deneyimler yaşamasıyla oluşur. Kendi kararlarını verebildiği, sonuçlarıyla yüzleşebildiği ve buna rağmen değerli olduğunu hissettiği bir ortam gerekir. Sürekli yönlendirilen, sürekli düzeltilen, sürekli korunmaya alınan bir çocuk özgüvenli değil, bağımlı olur.
Bir çocuğun kendine saygı duyması, önce ciddiye alınmasıyla başlar. Fikirlerini dinlemek, sözünü kesmemek, duygularını küçümsememek… “Saçmalama” dediğiniz her an, aslında onun zihinsel üretimine vurulmuş bir frendir. Oysa çocuk dediğiniz şey, deneme-yanılma ile büyür. Yanlış yapacak. Hatta bol bol yapacak. Mesele, o yanlışı yaparken yanında nasıl bir yetişkin olduğumuz.
Topluma saygı ise evde başlar. Çocuk, saygıyı öğütlerden değil, gözlemden öğrenir. Siz trafikte bağırıyorsanız, evde öfkeyle konuşuyorsanız, başkalarının haklarını umursamıyorsanız; çocuğa “saygılı ol” demenin hiçbir karşılığı yoktur. Çünkü çocuk, sizin söylediklerinizi değil, yaptıklarınızı kopyalar.
Sınırlar bu işin omurgasıdır. Sınırsızlık özgürlük değildir; aksine, güvensizliktir. Ne yapacağını bilmeyen bir çocuk, kendini de yönetemez. Net, tutarlı ve açıklanmış sınırlar, çocuğun hem kendine hem çevresine karşı sorumluluk geliştirmesini sağlar. Ama bu sınırlar baskıyla değil, anlamla kurulmalıdır. “Çünkü ben öyle dedim” cümlesi, otorite kurar ama karakter inşa etmez.
Ve en kritik nokta: ifade alanı. Çocuk konuşabilmeli. İtiraz edebilmeli. Soru sorabilmeli. Hatta bazen saçmalayabilmeli. Çünkü kendini ifade edemeyen bir çocuk, ya susmayı öğrenir ya da yanlış yerlerde, yanlış biçimlerde konuşmayı.
Özgüvenli bir çocuk, hata yapmaktan korkmaz. Kendine saygı duyan bir çocuk, başkasını ezmeye ihtiyaç duymaz. Topluma saygı duyan bir çocuk ise, sadece kurallara uyan değil, o kuralların neden var olduğunu anlayan çocuktur. Sonuç basit ama ağır: Çocuk yetiştirmek, bir karakter inşa etmektir. Ve karakter, anlatılarla değil, yaşanarak aktarılır.
Bugün nasıl bir çocuk yetiştiriyorsak, yarın nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da aslında biz belirliyoruz.
Buradan Urla’daki tüm yetkililere açık bir çağrıdır. Devlet büyükleri ve bu kentin geleceğinde söz sahibi olan herkes… Ertelemeyin. Bu mesele “bir gün bakarız” denecek bir konu olmaktan çıktı. Zamanı geçti bile. Bugün başlasak, etkisini belki bir-iki kuşak sonra göreceğiz; ama bugün başlamazsak, o kuşak da olmayacak. Bu kadar net.
Urla küçük bir yer. Bu bir dezavantaj değil, tam tersine büyük bir fırsat. Doğru kurgulanmış birkaç nitelikli alan, samimi ve içi dolu birkaç doğru proje, bu kentin çocuklarının hayatını kökten değiştirebilir. Ama mesele “bir şey yaptık, oldu” demek değil. Mesele, gerçekten anlamı olan, çocukların içine girebildiği, kendini ifade edebildiği, ait hissedebildiği alanlar yaratmak. Göstermelik etkinlikler değil; fotoğraf verilecek projeler değil. Gerçek, yaşayan, nefes alan ortamlar… Çocukların konuşabildiği, üretebildiği, itiraz edebildiği, hata yapabildiği alanlar…
Bu bir kültür meselesi. Bu bir gelecek meselesi. Bu, doğrudan bu kentin yarın nasıl bir yer olacağını belirleyecek bir kırılma noktası. Önce bu kent; Urla, sonra daha büyük bir alan, sonra tüm ülke…Bu, kurtarılabilecek nesiller için atılacak küçük ama etkisi çok büyük bir adım. Mesele şahsi değil. Mesele acil.
Ve evet insan üzülüyor. Çünkü yapılabileceğini biliyorsun. Nasıl yapılacağını da biliyorsun. Anlatıyorsun. Fakat hâlâ bekleniyor. Beklemenin bedelini çocuklar ödüyor.
Artık beklemeyin.