Bugünlerde, malum yaz mevsimi, Urla’nın dört bir yanından tuhaf tuhaf müzik sesleri yükseliyor. Bir müzisyen olarak hayatımın hiçbir döneminde bu kadar kötü müziğin, bu kadar sıradan ve ticari ezginin bir arada olduğu bir yaz sezonu yaşamamıştım. Aklıma bununla ilgili bir masal geldi, yeri gelmişken anlatayım.
Bir zamanlar, yüksek çınarların göğe değdiği, derelerin usul usul şarkı söylediği bir orman varmış. Bu ormanda her canlının bir işi, bir hüneri varmış. Kunduzlar köprüler kurar, arılar bal yapar, sincaplar kış için ceviz biriktirir, kuşlar göç yollarını ezbere bilirmiş. Yalnızca bir tek canlı, bütün gününü görünmeyen bir işle geçirirmiş. O, ormanın tek müzisyeni olan Ağustos Böceği'ymiş.
Her akşam güneş ağaçların arkasına çekildiğinde gitarını eline alır, dalların arasından süzülen rüzgârın sesine eşlik ederek şarkılar söylermiş. Yorulan hayvanlar yuvalarının önüne oturur, çocuklar oyunlarını bırakıp onu dinler, yaşlılar gözlerini kapatıp gençliklerini hatırlarmış. O müzik, ormanın gecelerine serinlik, sohbetlerine neşe, yalnızlığına dostluk katarmış.
Fakat sabah olduğunda herkes kendi telaşına dönermiş. Kimse dönüp de "İyi ki varsın." demezmiş. Ağustos Böceği'nin adı yalnızca akşam olunca hatırlanır, gündüz olunca unutulurmuş. Şarkıları sevilir ama kendisi görülmezmiş.
Yıllar böyle geçmiş. Bir gün Ağustos Böceği gitarını eline almış, tellerine uzun uzun bakmış. Parmakları alışkanlıkla birkaç nota aramış, sonra gitarını bırakmış, sessizce kılıfına koymuş, ağacının kovuğuna kaldırmış ve bir daha hiç çıkarmamış.
İlk akşam kimse fark etmemiş. "Herhâlde bugün yorgundur," demişler. İkinci akşam çocuklar sıkılmış. Üçüncü akşam sohbetler kısa sürmüş. Bir hafta sonra orman geceleri eskisinden daha karanlık gelmeye başlamış.
Derken ormanın ileri gelenleri bir çözüm bulduklarını sanmışlar. "Komşu ormandan müzisyenler çağıralım." demişler. Kısa süre sonra yabancı çalgıcılar gelmiş. En gösterişli sazlarını kurmuş, en gürültülü ezgilerini çalmaya başlamışlar.
Notalar çokmuş ama anlamları azmış.
Ses yükselmiş ama gönüller susmuş.
Melodiler hızlıymış ama hiçbirinin içinde o ormanın kokusu yokmuş. Hiçbiri yağmurdan sonra toprağın nasıl koktuğunu, dere kenarında kurbağaların hangi ritimde öttüğünü, sonbaharda dökülen yaprakların hangi tonda hışırdadığını bilmiyormuş. O yüzden çaldıkları her ezgi doğru gibi görünse de ormana yabancı kalıyormuş.
Zamanla tuhaf bir şey olmuş. Hayvanlar önce bu yeni müziği alkışlamışlar. Gürültüyü coşkuyla, gösterişi ustalıkla karıştırmışlar. Sonra kulakları alışmış, ardından yorulmuş. Derken fark etmişler ki artık hiçbir şarkıyı mırıldanamıyorlar. Çocuklar ezgileri ertesi güne hatırlayamıyor, yaşlılar gözlerini kapattıklarında hiçbir anı canlanmıyormuş. Müzik çoğalmış ama ruh eksilmiş.
İşte o zaman, yıllarca fark etmedikleri boşluğun adını koyabilmişler: Ağustos Böceği.
Hep birlikte onun yaşadığı ağacın altına gitmişler. Kapısını çalmışlar. Özür dilemişler. "Orman sensiz eksik kaldı." demişler.
Ağustos Böceği uzun süre sessiz kalmış. Sonra yavaşça konuşmuş:
"Ben şarkı söylemeyi bırakmadım. Sadece beni dinleyen kulaklarla, beni duyan yüreklerin aynı şey olmadığını öğrendim. Siz şarkılarımı sevdiniz ama beni hiç merak etmediniz. Bu şarkılar nasıl oluyor, nasıl emek sarf ediliyor hiç merak etmediniz. Sadece eğlenmenize baktınız” demiş. O günden sonra gitarını bir daha hiç eline almamış.
Yıllar geçmiş. Orman yine müzikle dolmuş; ama artık her köşeden başka başka sesler yükseliyormuş. Çok nota varmış, az melodi... Çok gösteri varmış, az duygu... Gürültü hiç eksik olmuyormuş ama kimsenin içine işleyen tek bir ezgi bile doğmuyormuş.
Ve derler ki, o ormanda doğan yavrular artık gerçek bir şarkının nasıl hissettirdiğini hiç öğrenememişler. Çünkü bir toplum, kendi sesine sırtını döndüğünde, bir süre sonra yalnızca başkalarının çıkardığı gürültüyü müzik sanmaya başlarmış.
Tuhaf gürültülere müzik denmez. Doğru müzik, sadece eşliğinde göbek atılacak müzik demek değildir. Doğru müzik, dinlediğinizde içinizi ısıtan, heyecanlandıran, sevindiren, bazen de hüzünlendiren müziktir.
Ben hatırlatayım da…