Her yıl 10 Kasım sabahı, Türkiye bir anda sessizliğe bürünür. Sirenler çalar, trafik durur, kalabalıklar susar. Zamanın akışını kesen bu iki dakikalık sessizlik, aslında büyük bir yanılgının başlangıcıdır. Çünkü biz, Mustafa Kemal Atatürk’ü o an kaybettiğimizi sanırız; oysa tam tersidir. 9.05’te saatler ve zaman durmaz.
Değişir.
O an, bir milleti yeniden düşünmeye çağıran bir eşiğe dönüşür. Çünkü 10 Kasım, bir “yas günü” değil, bir “hesap günü”dür. Biz ne kadar ilerledik? Onun gösterdiği yolda yürürken, gerçekten o yolda mı yürüdük, yollar mı değişti, ne oldu?
Sorulması gereken budur.
Çoğu kişi için 10 Kasım, siyah giymek, Atatürk posterleri asmak ve bir dakikalık saygı duruşunda bulunmaktan ibarettir. Oysa Atatürk, “beni hatırlayın” diyen bir lider değildi ki.
“Düşünün, üretin, değiştirin” diyendi.
9.05’te ona olan saygımızdan, sirenler öterken saygı duruşunda bulunuyoruz. Bundan da gurur duyarız her zaman. Ama orada “sadece” duran herkes, eğer sadece duruyorsa, kaybedendir. Ama o an kafasının içinde bir fikir kıvılcımı çakıyorsa, işte o kazanandır.
Atatürk’ün ölüm yıldönümü değil bu; bir fikir hareketinin yıldönümüdür. Bir bayrak yarışının en önemli anıdır. Bayrağı bize devreden bir dev adamın, devir teslim törenidir.
10 Kasım, aynı zamanda bir ayna günüdür: Kim olduğumuzu, neye dönüştüğümüzü, kim olmak istediğimizi gösterir. Ve ironiktir ki, o aynada Atatürk’ü değil, kendimizi görmemiz gerekir.
Çünkü o, bizde yaşamayı seçti. Bir okulun laboratuvarında deney yapan bir öğretmende, sabaha kadar beste yazan bir gencin umut dolu parmaklarında, bir köyde çocuklarına hikâye anlatan bir kadının sesinde yaşıyor.
10 Kasım, onun ölümünün değil, bizdeki yaşam enerjisinin sınandığı gündür. Onun fikirlerini yaşatmak için bize hatırlatma yapan bir gündür.
Kısacası, 10 Kasım bir bitiş değil, bir provadır.
Her yıl yeniden aynı sahne: sirenler çalar, biz susarız, ama sonra sahne bize kalır.
O sahnede ne söylediğimiz, nasıl yaşadığımız, nasıl düşündüğümüz… İşte asıl cevap orada.
Ve belki de en büyük ters köşe şudur:
10 Kasım’da saat 9.05’te duran hiçbir şey yoktur.
Tam aksine, o anda başlayan her şey vardır.
Onun izinden gitmek, onun temsil ettiği düşünceyi ayakta tutmakla mümkündür. Bilime inanan, sanatı koruyan, aklın ve vicdanın rehberliğinde yürüyen bir Türkiye düşlemişti o. Eğer biz, korkmadan düşünen çocuklar yetiştirebiliyorsak, eğer kadınlarımız bir ülkenin vicdanı olarak konuşabiliyorsa, eğer bir genç, “ben bu ülkeyi daha da güzelleştireceğim” diyebiliyorsa işte o zaman Ata’mız ölmemiştir.
Onun fikirleri, damarlarımızdaki kan kadar canlıdır; yeter ki biz, o kanı taşımaktan onur duyalım. Ne demiş Akif:
“Korkma”
Korkma, bir milletin hem doğum çığlığı hem de yeniden diriliş yeminidir.
Korkma düşünmekten, sorgulamaktan, yenilikten, bilimin ışığından.
Korkma yalnız kalmaktan, doğruyu savunmaktan, adaletin yanında durmaktan.
Korkma, çünkü bu ülke, korkusuz bir adamın düşlerinden doğdu.
Ve biz, o düşlerin mirasçılarıyız.
10 Kasım, işte bu yüzden bir sessizlik değil; cesaretin, aklın ve umudun yeniden doğduğu gündür.
Korkma, Ata’m… Biz buradayız.
Ve senin fikirlerinle, her sabah yeniden başlıyoruz.