Pencere Haber Gazetesi
Pencere Haber Gazetesi
KÖŞE YAZISI

SİS VE İHANET

Serhat FİLİZ Serhat FİLİZ Yazarın tüm yazıları
15-05-2025 21:52 3 dk okuma 575
Paylaş:

16 Mayıs 1919.

İstanbul’un üzerini, o sabah gri bir tül gibi saran sis, şehrin ruh halini yansıtıyordu: karanlık, belirsiz ve tutsak. Galata Rıhtımı, İngiliz süvarilerinin sert adımlarıyla titriyor; limandaki halk sessiz, umutsuz bir şekilde başını eğiyordu. Ama kimsenin bilmediği bir şey vardı. O gün, tarihin seyrini değiştirecek bir yolculuk başlıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, üniformasının düğmelerini sessizce iliklerken, aslında Osmanlı’dan çoktan kopmuştu. O, artık bir imparatorluğun çöküşünü izleyen bir subay değil; küllerin arasından yeni bir millet yaratmaya hazırlanan bir devrimciydi. Sıradan bir tayin kâğıdıyla Samsun’a gidiyor görünüyordu. Sözde, İsyan çıkaran Türk’leri durdurmaya gidiyordu. Ama cebinde, buharlaşmış bir imparatorluğun yerini alacak yepyeni bir ülkenin planları vardı.

Bandırma Vapuru’na binerken son kez İstanbul’a baktı. Belki de annesini son görüşüydü, belki bir daha geri dönmeyecekti. Ama tereddüt etmedi. Gemi kalkarken mavi gözlerinde şimşekler çakıyordu.

Karadeniz’e açıldıklarında, ilk gün her şey sakindi. Ama o sakinlik, fırtınanın habercisiydi.
İkinci gece, Kaptan İsmail Hakkı, kamarasına girerken kapısında çakılmış gizli bir not buldu:

"Dikkat. Gemi izleniyor. İçimizde hain olabilir."

Mustafa Kemal’in kurmaylarından biri, bir gece önce güverte altında bir sandıkta gizli telsiz parçaları bulmuştu. İngilizler, gemiye bir sabotajcı sızdırmıştı. Ve bu kişi hâlâ içlerindeydi.

O gece herkes sırtını duvara yaslayarak uyudu, tabancalarını yastıklarının altına koydu. Sis iyice yoğunlaştı, deniz kabardı. Bandırma’nın motoru aniden tekledi. Mürettebat makine dairesine koştu. Kazanlardan biri kasıtlı olarak tahrip edilmişti. Sabotajcının izine rastlandı ama kendisi ortalıkta yoktu.

Sabaha karşı, Samsun’a yalnızca birkaç saat kala başka bir engel çıktı karşılarına. Yüzen, dev gibi bir engel: İngiliz devriye gemisi “HMS Hercules” ufukta belirdi. Havanın aydınlanmasıyla birlikte dev geminin siyah silueti, sisin içinde bir hayalet gibi yükseldi. Bandırma’nın telsizi sessizliğe gömüldü. İngilizler, geminin yönünü anlamıştı.

Kaptan, Mustafa Kemal’in yanına geldi.
“Paşam,” dedi titreyen sesiyle, “bizi yakalarlarsa, bu iş biter.”

Mustafa Kemal cevap vermedi. Haritayı açtı, gözlerini Karadeniz’in gri sularına dikti. Ardından sadece bir emir verdi:

“Rotayı değiştirin. Sis bizi koruyacak.”

Ve öyle oldu. Bandırma, doğuya kırarak tehlikeli bir sahil rotasına girdi. Kayalıkların kıyısında seyreden gemi, dalgalarla boğuşurken, İngiliz botu doğrudan ilerlemeye devam etti. Sis sayesinde yönlerini kaybetmişlerdi. Bandırma, radarlarından çıktı. O an, sanki Karadeniz’in kendisi de bu devrimin ortağı olmuştu.

19 Mayıs 1919 sabahı…
Samsun kıyısı hâlâ uykudaydı. Bandırma, limana yanaştığında iskele boştu. Ne bir tören ne bir karşılayan vardı. Sadece birkaç çocuk, uzaktan meraklı gözlerle gemiye bakıyordu.

Mustafa Kemal, ayaklarını toprağa bastığında içinden geçenleri kimse bilmiyordu. Belki korkuyordu, belki yalnızdı. Ama kesin olan bir şey vardı: Bu toprak artık sadece bir liman değildi. Burası, bir milletin kaderinin yeniden yazılacağı yerdi.

Yaveri yaklaştı:
“Paşam, artık güvendesiniz.”
Mustafa Kemal başını salladı.
“Hayır,” dedi. “Asıl şimdi başlıyor.”

Ve sonra yürümeye başladı. Ardı sıra birkaç subay... Onlar yürüdükçe, yoldaki taşlar sanki daha sağlam basıyordu. O adımlar; Amasya, Erzurum, Sivas ve sonunda Ankara’ya uzanacaktı. O adımların gölgesinde cumhuriyet filizlenecekti.

Kimse bilmiyordu o gün, denizin sisi içinde doğan bu yürüyüşün, bir milletin kaderini değiştireceğini. Ama Mustafa Kemal biliyordu. Ve işte bu yüzden, 19 Mayıs’ı gençliğe armağan etti. Çünkü o, o sabah Samsun’a yalnızca bir ordu müfettişi olarak değil; geleceğin temsilcisi, özgürlüğün habercisi olarak ayak basmıştı. Onu en iyi gençler anlardı.

19 Mayıs, yalnızca bir tarih değildir.
Bu, bir adamın, düşmanla çevrili bir dünyada umutla yola çıkmasının öyküsüdür.
İçinde ihanet vardır, sis vardır, ölüm korkusu vardır.
Ama en çok da cesaret vardır.
Ve o cesaret, bir milletin yeniden doğuşudur.

Ben Bandırmalıyım. Sonra da Urlalı!  Dedem Ahmet Efendi 1933’teki Razgrad olaylarında kahramanca savaşmış. Diğer dedem şerefli bir Türk askeriydi. Onun babası Osman, 18 yaşındaki hali ile Çanakkale’de isimsiz bir mezarda yatıyor. Babam emekli bir devlet memuru.73 Yaşında. En son Kaz Dağları’nda elinde Türk Bayrağı ile ağaçları yok eden makinelerin önüne geçmişti. Hepimiz Mustafa Kemal’i ve onun mavi gözlerindeki yıldırımları kılavuz bildik.

Benim henüz bir kahramanlığım veya sert bir çıkışım yok, olanları da burada yazmam zaten. Ama her şerefli Türk evladı gibi gerekirse çekinmem. Uyandırayım…

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Pencere Haber Gazetesi yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Serhat FİLİZ — Diğer Yazıları

Tümü

Yorumlar

Editoryal moderasyon aktif

Yorum Yaz

Yorumunuz incelendikten sonra yayın ilkelerimize uygun bulunması hâlinde yayınlanır. Hakaret, iftira ve reklam içeren ifadeler reddedilir.

adlı okura yanıt yazıyorsunuz.
0 / 2000

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.