Bir varmış, bir yokmuş…
Kocaman evrende, minicik bir toz tanesi gibi duran bir gezegen varmış. Adı Mavi Gezegenmiş. Bizim evimiz, yani Dünya.
Bu gezegende insanlar yaşarmış. Çocukları olurmuş, oyun oynarlarmış, şarkılar söylerlermiş. Ama büyüdükçe unuturlarmış oyun oynamayı. Başlamışlar kavga etmeye:
— Bu gökyüzü benim.
— Hayır, burası benim! Öteye geçemezsin
— Senin rengin farklı, senin sesin başka! Git buradan!
Oysa gökyüzünden bakan yıldızlar kahkahalarla gülermiş:
“Ne komiksiniz siz! Hepiniz aynı gezegendesiniz. Hepiniz, koca evrende toz zerresi kadar bile yer kaplamayan, minicik bir mavi topun üzerinde, birlikte dönüyorsunuz. Kavga edecek neyiniz var ki?”
Çocuklar, büyüklerinin kavgasına çok üzülürmüş. Bir gün renkli taşlarla kocaman bir daire yapmışlar. El ele tutuşup şu şarkıyı söylemişler:
“Dünya bizim ortak evimiz. Senin rengin, benim sesim, onun şarkısı… Hepsi bu dairenin içinde!”
Ama büyükler duymamış bile. Kendi tartışmalarına dalmışlar. Sonra bir gün, Mavi Gezegen derin bir iç çekmiş. Dağlar sarsılmış, rüzgâr hırçınlaşmış, denizler kabarmış. İnsanların kurduğu şehirler, kavgalar yüzünden harap olmuş. Birçok yetişkin, evini, malını mülkünü kaybetmiş, Evleri yatları, katları, para dolu bankaları, koltukları hepsi bir anda yok olmuş.
O anda büyükler fark etmiş ki, kavga ettikleri her şey aslında bir rüzgârla savrulacak kadar küçükmüş. Oysa yanlarında koşan çocuklar hâlâ gülüyor, ellerini uzatıp oyun oynamaya çağırıyormuş.
Bir baba, yıkılan evinin önünde kızına bakıp gözyaşlarını silmiş:
— Sen haklıydın… Biz birbirimize sarılmalıydık.
Bir anne, oğlunun elini tutmuş:
— Senin masalın, bizim gerçeğimizmiş…
Büyükler, çocukların yaptığı taş dairenin yanına gitmiş. Orada sessizce oturup ellerini taşlara koymuşlar. Gözlerini gökyüzüne çevirmişler. Ay, güneş ve yıldızlar hepsi beraber dans ediyormuş. Hiçbiri “Ben senden büyüğüm” demiyormuş. Büyükler kendi içlerinde şöyle fısıldamışlar: “Biz kim oluyoruz da yıldızlardan, gezegenlerden daha büyük egomuz.”
Ve büyükler o gün anlamış:
Siyaset, politika, çıkar, para, kariyer, hırs dedikleri şeyler, koca evrende bir damla bile değilmiş.
Asıl büyük olan şey, birlikte gülümsemek, birlikte yaşamak, birbirini korumakmış.
O günden sonra Mavi Gezegen’de büyükler, çocuklardan masallar dinler olmuş. Çünkü en büyük hakikati, en basit kelimelerle hep çocuklar söylermiş.
Masal böyle, akşam akşam uydurdum işte. Ama işte masal nihayetinde…
Masallar kolay anlatılır. Gerçek dünyada işler öyle değil, evet biliyoruz. Büyükler, asla masallardan ve çocuklardan ders almaz, çünkü egoları o kadar büyüktür ki, çocuk da kimmiş? Masal da neymiş?
Çünkü büyüklerin ceplerinde hep aynı şeyler saklanır: hırs, güç, ego, bencillik.
Birbirlerine üstün gelmek için yarışırlar. Daha çok eşyaları, daha yeni arabaları, daha çok koltukları, daha çok paraları olsun isterler. Oyun oynamayı unutan, sevmeyi unutan büyükler, kazanmayı tek kural sanırlar.
Çocukların yaptığı taş dairesi çok basittir aslında: El ele tutuş, gül, paylaş.
Ama büyükler, o basitliğe yaklaşamaz.
Çünkü zihinlerinde karmaşık duvarlar örmüşlerdir: “Benim, Ben! Benim çıkarım, benim zaferim, her yerde ben olayım, her şeyden anlayayım. Her şey benim olmalı. Ben, ben, ben!”
O yüzden çocukların masalı her zaman sadece masalda kalır.
Ama yıldızlar, gezegenler ve bilmediğimiz türlü türlü alem bize uzaktan güler, gökten veya her neredeyse, bakmaya devam eder:
“Belki bir gün… Belki bir gün büyükler çocukların oyununu hatırlar.”
Ben umut ediyorum. Umut iyidir.
