1922 yılının 12 Eylül sabahı, Ege Denizi’nin serin rüzgârları Urla’nın dar sokaklarında esiyordu. İzmir’in kurtuluşu ile Yunan ordusu hızla geri çekilmeye başlamıştı, ancak kaçış yolu üzerindeki Urla, düşmanın son direnişine sahne olacaktı. Düşman kuvvetleri patlamaya hazır bir bomba gibi, Zafer Caddesi boyunca kasabanın içinden geçerken, Urla halkı çaresizce olan biteni izliyordu. Kasabanın kurtuluşu için tek umut, Mehmet Ali ve köyün cesur gençlerinin yapacağı son bir hamledeydi.
Mehmet Ali, yirmi bir yaşında bir çiftçiydi. Babası Balkan Savaşları’nda şehit düşmüş, annesi Fatma Hanım ile birlikte vatan sevgisiyle büyümüştü. İşgal başladığından beri Mehmet Ali, kasabanın gençlerini örgütleyerek direnişe öncülük ediyordu. Kuvayi Milliye’ye bağlı çalışıyorlardı. Planları tehlikeli ama basitti: Yunan kuvvetleri Urla’dan geçerken Zafer Caddesi’nde bir pusu kuracak, düşmanı şaşırtarak kasabayı kurtaracaklardı.
O sabah, Mehmet Ali ve arkadaşları gizlice toplanarak son hazırlıklarını yapıyordu. Yanlarında, Urla’nın en yaşlı gazisi Hacı Salih Efendi de vardı. Salih Efendi, Çanakkale’de savaşmış, yılların verdiği tecrübe ile gençleri yönlendiriyordu. “Evlatlarım,” dedi, elleri titreyerek. “Bu cadde sadece bir yol değil, bizim onurumuz. Bugün burayı savunmazsak yarın vatan kalmaz.”
Mehmet Ali, arkadaşlarına bakarak başını salladı. Gözlerinde korkunun zerresi yoktu, sadece vatan sevgisi ve özgürlük tutkusu vardı. “Bizden başka kimsemiz yok,” dedi Mehmet Ali. “Vatan bizim namusumuzdur. Düşmanı buradan geçirmeyeceğiz.”
Yunan kuvvetleri, öğle saatlerinde Zafer Caddesi’ne girmeye başladığında Mehmet Ali ve arkadaşları, evlerin çatılarından ve sokak köşelerinden düşmanı izliyordu. Etraf o kadar sessizdi ki, insanların nefesleri duyuluyordu. Mehmet Ali, köhne bir evin penceresinden emektar mavzeri doğrulttu. Usulca nişan aldı. Iskalamaması gerekti, çünkü ıskalarsa düşmanın motivasyonunu yıkamazdı. Hedefini mutlaka indirmesi gerekiyordu. Bu kurşun nişan aldığı üst rütbeli düşman subayına değil, vatanı yıllardır çizmeleriyle çiğnemeye çalışan o büyük gücün tam kalbine sıkılmış olacaktı. Attığını vurması gerekiyordu. Aksi halde planları suya düşebilirdi. Kayıp verme şansları yoktu, çünkü zaten çok az kişiydiler. Türk Süvarileri gelene dek düşmanı ya oyalamalı, ya da yok etmeliydiler. Nefesini tuttu ve tetiği çekti.
Bu, kasabada yankılanan özgürlük ateşinin ilk patlamasıydı. Gençler, siperlerinden birer birer çıkarak düşmana saldırdılar. Sokakta bir anda yoğun bir çatışma başladı; kurşun sesleri, bağırışlar ve patlamalar caddenin her köşesinde yankılanıyordu.
Mehmet Ali, arkadaşlarına doğru bağırdı: “Şimdi! İleri!” Gençler, cesaretle caddenin ortasına atıldılar, düşman kuvvetlerini geri püskürtmeye başladılar. Bu sırada Ali, Mehmet Ali’nin en yakın arkadaşı, bir düşman subayıyla boğuşuyordu. Subayı etkisiz hale getirirken yaralandı, ama mücadeleyi bırakmadı. Ali’nin fedakârlığı, çatışmanın seyrini değiştirmişti.
Düşman caddenin yukarına doğru çekilmeye başladı; Mehmet Ali ve arkadaşları, caddenin kontrolünü ele geçirmişti. Mehmet Ali, kanlar içinde kalan Ali’nin yanına koştu. Ali, gülümseyerek, “Başardık, Mehmet Ali. Urla bizimdir” dedi. Ağır yaralanmıştı, fazla dayanamadı ve gözlerini kapadı. Mehmet Ali, arkadaşını kaybetmenin acısıyla gözyaşlarını tutamadı, ama Ali’nin fedakârlığı boşuna değildi. Urla halkı, Zafer Caddesi’nin sonuna kadar savunulduğunu görmüş, gençlerin cesaretine tanık olmuştu.
Düşman tamamen geri çekildiğinde Mehmet Ali, koşarak elindeki Türk bayrağını şimdi belediye binası olan binanın çatısına çekti. Bayrak, rüzgârın eşliğinde gururla dalgalanıyordu. Kasaba halkı, evlerinden çıkarak gençleri alkışlarla karşıladı; kimisi ağlıyor, kimisi dualar ediyordu. O an, Urla’nın özgürlüğü tam anlamıyla kazanılmıştı.
Mehmet Ali, meydanda toplanan kalabalığa döndü. Annesi Fatma Hanım, gözleri yaşlı, oğluna sarıldı. Mehmet Ali, sessizce gökyüzüne baktı; babasının ve Ali’nin ruhunu hissetti. “Bu zafer hepimizin,” diye mırıldandı. “Bu bayrak yere düşmeyecek.”
12 Eylül, Urla için artık bir kurtuluş simgesiydi. Zafer Caddesi, Mehmet Ali ve arkadaşlarının kanıyla, cesaretiyle yazılmış bir destanın mekânı olmuştu. O gün, Urla sadece bir kasaba değil, tüm milletin direniş ruhunun bir parçasıydı. Mehmet Ali’nin ve gençlerin cesareti, Urla’nın tarihine altın harflerle kazındı; halk, her 12 Eylül’de bu kahramanları minnetle andı. Çünkü Urla’nın Zafer Caddesi’nde kazanılan zafer, bir milletin yeniden doğuşuydu.
Bu hikâyedeki Mehmet Ali benim, sensin. Sokakta gördüğümüz o adam. Malgaca’da çay içen yaşlı dayı. Bu hikâyedeki Ali, senin deden, benim büyük dayım, şuradaki yaşlı amcanın dayısı. Hikâyedeki karakterler değişebilir, ama ortak olan ve değişmeyen hepimizin içindeki vatan ve bayrak sevgisi.
Şehrimizin kurtuluş günü kutlu olsun!
