Advert

BÜYÜKLERE MASALLAR

Serhat FİLİZ

08-01-2026 19:47

Bir zamanlar, Ege Denizi’nin rüzgârla konuşmayı henüz bırakmadığı küçük bir sahil kasabası vardı. Rüzgâr burada acele etmez, sokak aralarında dolaşır, asma yapraklarına takılır, balıkçı ağlarında dinlenir, sonra denize geri dönerdi. Kasabanın zamanı saatle değil mevsimle ölçülürdü. Zeytinler ne zaman kararırsa, insanlar da o zaman susar; deniz ne zaman kabarırsa, kalpler de o zaman taşardı.

Evler birbirine yaslanmazdı; birbirine saygı duyardı. Bahçeler çitlerle ya da demir kapılarla ayrılmazdı. “Bu incir senin mi?” diye sorulmazdı, çünkü incir zaten herkesindi. Akşamüstleri insanlar sandalyeleri ile sokağa çıkar, güneş denize inerken herkes sıcacık aile sofrasında yemeğe otururdu. Çocuklar sokakta büyür, bir çocuk düştüğünde herkes annesi olurdu. Kimse “Benim çocuğum değil” demezdi; çocuklar mülkiyet değil, emanetti.

Sonra bir gün kasabada sessiz bir cümle dolaşmaya başladı: “Buralar çok değerlenecek.” Kimse önce ne demek istendiğini tam anlamadı. Çünkü değer, eskiden iyi bir şey demekti. Meğer yeni dilde değer, satılabilir olan her şeymiş. Önce bir ev satıldı, sonra bir tarla, ardından dededen kalan zeytinlik. “Zaten çocuklar burada yaşamayacak ki,” dediler. “Eskisi gibi değil,” dediler. “Bir tane satalım, n’olcak?” dediler.

Kasabalar bir günde kaybolmaz. Kasabalar parça parça çözülür.

Önce sesler değişti. Sokak kahkahalarının yerini kocaman ciplerin motor gürültüsü aldı. Sabah ezanına karışan horoz sesi sustu, yerine erken rezervasyon uyarıları geldi. Deniz hâlâ maviydi ama artık seyirlikti. Kıyıya inmek için geçilmesi gereken kapılar çoğaldı. “Özel mülk” tabelaları yosunlardan hızlı büyüdü. Plajlar artık halkın değildi.

Kasabanın eski bakkalı kapandı. Yerine camdan, soğuk bir yer açıldı; içinde hiçbir şey kokmuyordu. Ne sabun, ne peynir, ne anı… Sadece fiyat vardı.  Restoranlar çoğaldı; masaları pahalı, tabakları küçük, hikâyeleri yabancıydı. Menülerde Ege vardı ama Ege’nin insanı yoktu. Balıkçıda bir akşam yemeği, o balığı tutan balıkçının teknesinden daha pahalı hale geldi.

Çocuklar doğuyordu ama kasaba artık onları büyütemiyordu. Dizlerini kirletecek toprak kalmamıştı. Kaybolacak sokak, kapısını çalıp “Teyze su alabilir miyim?” diyecekleri evler yoktu. Yeni çocuklar, bu kasabanın bir zamanlar ekmeklerini paylaşan, aynı denizde yüzüp aynı gölgede dinlenen insanlarla dolu olduğunu bilmeyecekti. Akşamların sessiz değil, sakin olduğunu; sakinliğin korkudan değil güvenden geldiğini hiç öğrenemeyeceklerdi.

Büyükler bazen durup denize bakıyordu. Deniz aynıydı ama içleri aynı değildi. Bir eksiklik vardı; deniz, deniz gibi kokmuyordu.

Kasaba hâlâ haritalarda duruyor. Evleri, sokakları, yıldızlı restoranları var. Ama rüzgâr artık orada oyalanmıyor. Çünkü rüzgâr, hatırlanmadığı yerde uzun kalmaz.

 Bütün bunlardan daha acı olan ise, kimsenin olup bitenin farkına varmamasıydı. Gürültü arttıkça sessizlik kaybolmuştu ama kimse bunu fark etmemişti. Herkes meşguldü; birileri kazanıyor, birileri satıyor, birileri de “zaman böyle” diyerek omuz silkiyordu. Oysa asıl elden giden ne evdi ne topraktı. Asıl kayıp, kimsenin dönüp bakmaya zahmet etmediği hafızaydı.

Kasabanın hikâyeleri anlatılmamaya başlayınca, kendiliğinden silindi. Aynı denizde kaç kuşak yüzmüş, hangi sokakta kim âşık olmuş, hangi ağaç kime gölge vermişti; bunları hatırlayanlar sustu, sustukça da azaldı. Kültür, yıkılarak değil, hatırlanmayarak tükendi. Kimse yasını tutmadı; çünkü kimse öldüğünü fark etmedi.

Ve en sarsıcı olan şuydu: Bu kayboluşun faili de mağduru da aynıydı. Kimse kötü niyetli değildi, kimse bilerek yok etmedi. Sadece acele ettiler. Sadece bugünü kurtardılar. Yarın diye bir şeyin de bir gün bugüne dönüşeceğini unuttular.

Kasaba böylece gürültü içinde sessizce öldü. Ne bir çığlık duyuldu ne bir ağıt yakıldı. Sosyal hafıza, kültür, birlikte yaşama bilgisi; kimsenin umurunda olmadan, kimsenin adını anmadan, yavaşça tükendi.

Ve geriye sadece beton, para ve hırs kaldı.

Bu bir masal. Bu masal henüz bitmedi, ama yakında bitecek. Böyle giderse mutsuz, tatsız, tuzsun kimsenin hatırlamak istemeyeceğim bir masal olarak bitecek.

Hala, az da olsa vakit var.

Umut ediyorum!

DİĞER YAZILARI TEK BİR ÇOCUK BİLE! 01-01-1970 03:00 İSTASYON 01-01-1970 03:00 O PİKAP, BU PİKAP, ŞU PİKAP 01-01-1970 03:00 HAYDİ ARTIK! 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR: PORSUK VE SİNCAP 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR - MAVİ AYI 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR - MASKELİ TİLKİ 01-01-1970 03:00 Normalleştirme! 01-01-1970 03:00 AŞKIN İÇİN KAÇ LİRA HARCARSIN? 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR 01-01-1970 03:00 Kravatlı Abiler ve Boyalı Deliler 01-01-1970 03:00 LASTİKÇİ YILDIZI REJİMİ 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR 01-01-1970 03:00 ÖĞRETMEN Mİ? 01-01-1970 03:00 KORKMA 01-01-1970 03:00 KÜÇÜK KENTİN BÜYÜK KALBİ 01-01-1970 03:00 KENDİME SİTEM 01-01-1970 03:00 SİVRİSİNEK- SAZ MASALI 01-01-1970 03:00 URLA NASIL KURTULUR? 01-01-1970 03:00 30 Ağustos: Madalyonun Öteki Yüzü 01-01-1970 03:00 Üzümün Şarkısı, Bağbozumu 01-01-1970 03:00 BİR ŞEY OLMAZ 01-01-1970 03:00 Mendilimin Ucuna Sakız Bağladım 01-01-1970 03:00 ADALET 01-01-1970 03:00 “Sen tek başına ne yapabilirsin ki?” 01-01-1970 03:00 SİS VE İHANET 01-01-1970 03:00 YILIN BİR GÜNÜ 01-01-1970 03:00 ATATÜRK’ÜN KAYIP MEKTUBU 01-01-1970 03:00 SESİMİ KISMA 01-01-1970 03:00 İNANÇ VE HALKIN ZAFERİ 01-01-1970 03:00 O SAAT KIRILDI 01-01-1970 03:00 Bir Tebrikten Ötesi 01-01-1970 03:00 RAMAZAN BEY VE YAŞLI ADAM 01-01-1970 03:00 RENGİMİZ BELLİ OLSUN 01-01-1970 03:00 BÜYÜKLERE MASALLAR 01-01-1970 03:00 YAKIŞMADI 01-01-1970 03:00 EĞER 01-01-1970 03:00 DÜNYA’YA IŞIK OLAN LİDER 01-01-1970 03:00 SESSİZLİĞİN KELEPÇESİ 01-01-1970 03:00 BAŞUCUMUZDASIN 01-01-1970 03:00 DEĞİŞİM VE KÜLTÜR SANAT 01-01-1970 03:00 OKULUN İLK GÜNÜ 01-01-1970 03:00 OKULUN İLK GÜNÜ 01-01-1970 03:00 MEHMET ALİ 01-01-1970 03:00 ATATÜRK ‘ÜN ATEŞİ 01-01-1970 03:00 ÇOCUKLAR SİZİ ÇOK SEVİYOR 01-01-1970 03:00 BAKMAK ve GÖRMEK 01-01-1970 03:00 BAŞLIYORUZ 01-01-1970 03:00