Bir varmış, bir yokmuş…
Dünyanın kenarında, haritaların çoğunda adı bile geçmeyen küçük ama gösterişli bir ülke varmış. Bu ülkeye “Her Şeyin Zaten Bilindiği Ülke” derlermiş. Çünkü orada yaşayan büyükler, ne duyarlarsa duysunlar “Ben zaten biliyordum,” dermiş.
Bilmiyorlarsa da öyle bir davranırlarmış ki, kimse sormaya cesaret edemezmiş nereden biliyorsun diye.
Bu ülkede bir tuhaf düzen varmış:
En çok bağıran en haklı, en çok konuşan en bilge, en hızlı karar veren de en doğruyu bilendir sanılırmış. Çocuklar bile büyür büyümez bu oyuna dahil olur, “Bilmiyorum,” demeyi unuturmuş.
Bir sabah, bu ülkenin sakinleri alışık olduklarından farklı bir manzaraya uyanmış.
Kente yabancı bir gezgin gelmiş: Ne büyük yükleri olan bir tüccar, ne de ün peşinde koşan bir göstericiymiş. Sadece yanına aldığı küçük bir çanta ve keskin bir gözle dünyayı dolaşan bir hikâye toplayıcısıymış.
Gezgin bir köşede oturmuş, insanları izlemiş. Kimi süratle konuşuyor, kimi karşısındakinin sözünü kesiyor, kimi ise bilmediği konularda büyük büyük cümleler kuruyormuş.
Gezgin, sessizce gülümsemiş. Çünkü biliyormuş ki her ülkenin kendine özgü bir masalı vardır; buranın masalı biraz gürültülüymüş.
Günün ilerleyen saatlerinde gezgin, bir yaşlı bilgeye rastlamış.
Herkes onu “çok şey bilir” diye övermiş ama bilgenin yüzünde tuhaf bir yorgunluk varmış.
Gezgin sormuş:
“Bu ülkede neden herkes her şeyi bildiğini düşünüyor?”
Bilge derin bir iç çekmiş:
“Çünkü bilmediğini söylemek, burada en büyük kusur sayılır.”
“Peki gerçek bilgeliği kim arıyor?” diye sormuş gezgin.
“Kimse,” demiş bilge. “Gerçek bilgi sessizdir. Oysa burada sessizlik önemsenmez.”
Gezgin ülkeyi köyden köye, kentten kente dolaşmış.
Bir bakmış ki insanlar en basit işi bile uzun uzun anlatıyor; konuşma uzadıkça kendilerini daha değerli sanıyorlar. Herkes bilginin ışığını taşıdığını iddia ediyor ama bir türlü kendi gölgesine bakmıyormuş.
En sonunda gezgin bir tepeye çıkmış. Oradan ülkeye bakarken fark etmiş ki, ne kadar çok ışık taşıdığını düşünen varsa, o kadar büyük gölge oluşuyormuş. Ve gölge büyüdükçe ülkenin üstüne bir ağırlık çöküyor, kimse bunu fark etmiyormuş.
Bunun üzerine gezgin, o tepenin rüzgârına bir masal fısıldamış:
“Gerçek bilgelik, gölgesini küçültmek için ışığını yükseltir.
Bilmediğini söyleyebilen, öğrenmeye başlar.
Sessiz kalan, derinleşir.
Dünyayı bilen ise önce kendi eksikliğini görür.”
Rüzgâr masalı almış, vadilere taşımış.
Duyan duymuş, duymak istemeyen duymamış.
Duyanlar anlamış mı? Eh, pek değil.
Ama birkaç kişinin kalbine bir soru düşmüş:
“Acaba ben de her şeyi bildiğimi mi sanıyorum?”
İşte masallar büyüklere böyle yaklaşır:
Kapıyı kırmaz, sadece aralık bırakır.
O kapıdan geçip geçmemek ise herkesin kendi bileceği iş…
Masal burada biterken şu fısıltı kalır geriye:
Bazen en büyük aydınlık, bilmediğini kabullenebilen yürekte başlar.
Ve en büyük masallar, kasabaya bir yabancı geldiğinde başlar.
Ya da gittiğinde, hiç başlamadan biter.
