Mustafa Kemal Atatürk’ü düşününce hepimizin aklına güçlü, kararlı bir lider, savaş meydanlarında komutan ve Cumhuriyet'in kurucusu gelir. Doğrudur. Bir de madalyonun diğer yüzü, Atatürk’ün bu güçlü yönlerinin ardında çok daha farklı, çok daha duygusal tarafları da var. Hayatı boyunca her şeyini vatanına ve halkına adayan bu liderin, iç dünyasında pek çok bilinmeyen yönü var.
İlk olarak, Atatürk’ün kitaplara olan düşkünlüğü, onun derin bilgiye duyduğu açlıkla doğrudan bağlantılıydı. Savaştan savaşa, cepheden cepheye koşarken bile elinde kitabını bırakmazdı. (kitap okumaya vaktim yok diyenlere duyurulur) Hem Doğu hem Batı edebiyatına dair geniş bir bilgiye sahipti ve kitaplarını titizlikle incelerdi. Özellikle Namık Kemal, Ziya Gökalp gibi isimlerin yazılarını defalarca okumuş, her satırını analiz etmişti. Hatta savaş yıllarında cephede bile, yanında taşınabilir bir kütüphane bulundurduğu bilinir. Kitapların kenarına kendi el yazısıyla notlar alır, öğrendiklerini çevresindekilerle paylaşmaktan zevk alırdı. Kitap okuma tutkusu, onun düşünce yapısını zenginleştirir ve aldığı büyük kararların temellerini şekillendirirdi.
Müziğe olan ilgisi ise ayrı bir dünyaydı. Bir yandan Anadolu’nun halk müziğini sever, bir yandan Batı’nın klasik müzik eserlerini dinlerdi. Bu iki dünya arasında kurduğu köprü, onun “hem yerli hem de evrensel” bakış açısının bir yansımasıydı. Kendi kültürünü derinlemesine tanırken, aynı zamanda Batı’nın klasiklerini de dinler, piyanoya özel bir ilgi gösterirdi. Fikriye Hanım’ın piyano çalmasıyla başlayan bu ilgi, onu Bach, Beethoven gibi bestecileri dinlemeye kadar götürdü. Halk oyunlarına da özel bir merakı vardı. Özellikle zeybek oyununa olan sevgisi dillere destandı. Bu oyunları izlerken adeta büyülenir, Anadolu insanının ruhunu halk oyunlarında bulurdu.
Atatürk’ün bir başka yönü ise hayvan sevgisiydi. Foks adını verdiği köpeği, onun sadık dostlarından biriydi ve onunla olan bağı gerçekten özeldi. Foks, birçok toplantıya katılır, hatta Atatürk’ün çalışma odasında dolaşır, yere serilirdi. Atatürk, bu sevimli dostuna son derece bağlıydı ve hayvan sevgisiyle çevresindekilere de örnek olurdu. Foks’un varlığı, onun stresli günlerinde bir nevi sığınak gibiydi; yoğun bir günün ardından Foks’un yanında huzur bulur, zihnini dinlendirirdi.
Bir de Atatürk’ün espri anlayışı vardı ki, çoğu zaman ciddi görünmesine rağmen aslında ince bir mizah anlayışına sahipti. Çevresindekilerle şakalaşmayı, gergin anlarda ortamı yumuşatmayı severdi. Yeni yeni ortaya çıkan bazı video kayıtlarında, tepesindeki bir adamın şeftali yerken, şeftalinin suyunu omuzuna akıtmasını sonucunda dönüp muzip muzip gülümsediğini görürüz. Bir keresinde, askeri bir törende, protokol kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir subaya hafif bir şaka yaparak etrafındakileri güldürdüğü anlatılır. Onun bu esprili yönü, çevresindekilere rahatlık verir ve lider olarak onu insanlara daha da yakınlaştırırdı.
Ancak, tüm bu dostları, kitapları, hayvan sevgisi ve ince mizah anlayışının altında, derin bir yalnızlık vardı. Halkına bu kadar düşkün, onların huzurunu her şeyin önünde tutan bir liderdi; ancak bu yoğun tempoda özel hayatında yapayalnızdı. Özellikle hastalığının son dönemlerinde, Atatürk her zamankinden daha yalnız hissediyordu. Zaten kendi sağlığına pek önem vermez, yorgunluk ve hastalığa rağmen çalışmaya devam ederdi. En yakınları, son yıllarında çektiği acıları tam olarak anlayamamıştı; çünkü hep güçlü ve dik durmaya alışkın olan bu adam, kimseye yük olmak istemedi.
Vefat ettiği gün, Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında, yalnız bir şekilde gözlerini kapadı. Etrafında her ne kadar dostları ve sevenleri olsa da, o büyük adam, belki de iç dünyasında bir tek kendine sakladığı sırlarla, hayata veda etti. Tüm Türkiye onun arkasından yas tutarken, Atatürk, ardında bıraktığı cumhuriyetin geleceğini düşünerek gözlerini sonsuza kapadı.
Bir ulusun kurtarıcısı olan Mustafa Kemal Atatürk, kendi hayatını feda ederek, bizlere o güçlü ve bağımsız ülkeyi bırakıp gitti. Ve ardından bizlere yalnızca Cumhuriyet’i değil, aynı zamanda derin bir yalnızlık hikâyesini de miras bıraktı. Ancak kim bilebilirdi ki öldükten neredeyse bir asır sonra bile onun değerini bilenler, onu asla yalnız bırakmadı. Anıtkabir her gün sevenleriyle dolup taşıyor. Onun yolundan, onun izinden giden bir eğitimci, bir sanatçı olarak her gün aklımda, her gün dualarımda ve başucumda, en güzel yerde…
