Kurtuluş Savaşı ve cumhuriyetin kuruluşu döneminde, savaşa ve cumhuriyete karşı kişi grupların başında sarayda yaşayan bütün ülkeyi malı gibi gören padişah ve çevresi, Osmanlıyı sömürge olarak kullanan emperyalist devletler, işbirlikçiler vardı.
Basın yayın, o günkü propaganda araçları ve ülkenin ekonomisi emperyalist devletlerin elindeydi. Ekonomiyi, siyaseti onlar yönetiyordu. O kadar ki; Osmanlı tebaası büyük oranda okur-yazar olmadığı, Kuran dilini bilmediği için dinin yorumunu bile onlar yapıyordu. Tabi ki kendi işine geldiği biçimde.
Emperyalistler çıkarları gereği kendi bağımsız devletini kurma peşinde olan ayrılıkçı halkları kışkırtarak, padişahlığın devamını isteyerek Kurtuluş Savaşı’na, cumhuriyete Atatürk ve arkadaşlarına hep karşı çıktılar, yalan yanlış iftira kampanyalarını sürdürdüler. Bilindiği gibi engelleyemediler, yenildiler. Cumhuriyet döneminde de yapılan her milli hamleye karşı çıkmaktan vazgeçmediler, engeller, suikastlar, ayaklanmalarla karşı faaliyetlerini sürdürdüler.
Düşmanlıklarını daha çok din kisvesi altında yapmaya çalıştılar. Başlarda tekke ve zaviyeler kaldırılmış, dinin doğru öğretilmesi için İmam Hatip Okulları açılmış, Kuran Türkçeleştirilmişti. Bunlara bile mantıksız yorumlar, yalan ve iftiralarla karşı çıktılar. Çünkü din gerçek anlamıyla değil onların yorumladığı biçimde öğrenilsin istiyorlardı.
Atatürk cumhuriyetten sonra ancak 1927 yılında İstanbul’a gidebilmiştir. Düşman işgalini görünce “geldikleri gibi giderler” deyip bunu gerçekleştiren, padişahın kolayca onlara teslim ettiği İstanbul’u geri alan Atatürk burada yuvalanmış şer gruplarının çalışmaları sebebiyle cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra bu şehre girebildi.
O günlerde Atatürk ve cumhuriyete karşı olan saydığımız kişi ve gruplar Atatürk’ün ölümünden sonra baskılarını artırdılar. 1950lerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle karşı faaliyetler hızlandı. Adım adım yetmiş yıllık bir çalışma sonucunda bu günlere geldik.
Günümüzün fotoğrafını çeker ve yüz yıl öncesiyle karşılaştırırsak benzerlikleri net olarak görebiliriz, Atatürk’ün en büyük özelliği emperyalizm karşıtlığı, tam bağımsızlık ve demokratik yaşamdı. Yaptığı her işi TBMM kararıyla yapmıştır. Her konuda milli olma, kendi kendine yetebilmeyi hedefliyordu. “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesini benimsemiş ve siyasi ilişkilerini bu ilkeye göre yürütmüştü. Eşitlik ve adalete, liyakate büyük önem vermiş, halkı, köylüyü milli üretimi ön plana çıkarmıştı. Kültür ve sanata eğitime ve sağlığa çok önem vermişti. Kişisel olarak maddi çıkarı hiç düşünmemişti. Maaşlarından artanları çeşitli kuruluşlara bağışlamış veya millet hizmetinde işler kurmuştu.
Bugün görüyoruz ki; iktidarda bulunanların çalışmalarının özeti, Atatürk’ün, cumhuriyetin ilke ve eserlerini yıkmak, onun söylediklerini tersini yapmak.
Büyük masraflarla şaşaalı gösterilerle, filmlerle 1453 fethini kutsayıp kutlayanlar tamam kutlansın ama 6 Ekim’in adını bile anmıyor. Bugün İstanbul’un kurtuluşu ders kitaplarında bile geçmiyor. 6 Ekim 1923’te İstanbul sadece düşmanlardan değil, bağnazlıktan, gericilikten ilkellikten de kurtulmuş, sosyal ve kültür alanda çehresi değişmişti.
İnsan düşünmeden edemiyor; Bugün Atatürk’e karşı gelenlerle onun ilkelerinin tersini yapanlar ve yaptıklarını yıkmaya çalışanlar o günkülerin devamı mıdır? Onların torunları, Kurtuluş Savaşı’nda karşımızda olanlar mıdır? Aynı anlayış ve uyutma programı devam mı ediyor acaba?
