29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyet’inin 103. kuruluş yıldönümünü, Cumhuriyetin sona erdiğini düşünüp başka yönetim modelleri altında yaşamak isteyenler ve nitelikleri farklı yeni bir cumhuriyet idaresi isteyenlerin de olduğu bir ortamda Türkiye Cumhuriyet’inin devam etmesi gerektiğini savunanlar olarak kuruluş günü olan coşkudan bir şey kaybetmeden kutlayacağız.
29 Ekim yaklaşırken hukuken yürürlükteki Anayasamızı biraz irdeleyelim.
Birinci madde de “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” yazmaktadır. İkinci madde Cumhuriyetin niteliklerini, üçüncü madde devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, başkenti belirlemekte, dördüncü madde de ise ilk üç maddenin değiştirilemez olduğu hükmü bulunmaktadır.
Beşinci madde devletin görevlerini tanımlarken, altıncı madde EGEMENLİK ilkesini: “kayıtsız şartsız milletin egemenliği” olarak tarifler.
Egemenlik kavramı bilgisel kullanımda “devletin ülkesi ve vatandaşları üzerinde kural koyma, kuralları uygulama konusunda en üstün güç olduğu ile başka devletlere karşı konumunu ve gücünü koruma” olarak tanımlanmaktadır.
Anayasamızda açıkça tanımlanan “egemenlik” milletin egemenliğidir.
Şu andaki eylemsel çelişki bu maddede başlamaktadır. Milletin egemenliği yerine Cumhurbaşkanlığı sistemiyle fiilen uygulanan “mutlak egemenlik” durumu anayasanın başlangıç ve genel esaslarına aykırıdır.
2017 yılında yapılan referandumla lafzen başlangıç ve genel esaslarda değişiklik yapılmasa da anayasanın sonraki maddelerinde Cumhurbaşkanına verilen yetki ve görev tanımlarının muğlak yapılması neticesi, egemenliğin milletin egemenliğinden mutlak egemenliğe evrilmesine neden olmuştur.
Millet adına TBMM tarafından kullanılması gereken egemenlik geçen sürede arkadan dolaşılarak 12.000’e yaklaşan Cumhurbaşkanı Kararıyla fiilen mutlak egemenliğe dönüşmüştür.
Anayasamızın 7,8, ve 9. maddelerinde tanımlanan ve Cumhuriyet tanımının temel niteliği olarak birbirlerinden bağımsız olması gereken yasama yürütme ve yargı erkleri Cumhurbaşkanı Kararlarıyla iç içe geçmiştir.
Bu nedenle artık “hukuk dili” yerine “sokak dili” irade sahibidir. Sokak dilinin irade gösterdiği ortamın çağdaş demokrasi yerine çağ dışı uygulamaları doğurması eşyanın tabiatı gereğidir.
Mutlak iktidarın (egemenliğin) tek kişide toplandığı yerde muhalefetin yokluğu ya da yok sayılması ve devletin vatandaşlarına karşı görevlerini yapmak yerine bu fiili durumun yarattığı kargaşa içinde vatandaşlarından karşı ses çıkaranları susturmaya kalkması da âdettendir.
Kuyuya atılan taşı çıkarmak zor değildir. Sadece egemenlik konusunda samimi irade göstermek ve oy kaygısına düşmeden amasız ve fakatsız davranmayı gerektirmektedir.
Muhalefet yerini ve duruşunu açıkça belirleyip vatandaşlarla kıvırmadan anlatabilirse taş kuyudan çıkar. Egemenlik millete iade edilir.
Anayasada yazıldığı gibi egemenliğin Türk Milletinde olduğunu kabul edenler kuşkusuz ki mevcudu yeniden kullanılır hale getirecektir.
21 Ekim 2026 – M.Şevket Atalay