Cumhuriyet, yalnızca 29 Ekim’de bayraklarla kutlayacağımız bir bayram değil, her gün sorumluluğunu taşımamız gereken büyük bir emanettir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, bu ülkeyi yokluklar içinde, büyük fedakârlıklarla kurdu. Bağımsızlığı, adaleti, eşit yurttaşlığı ve çağdaşlaşmayı hedef gösterdi.
Peki, bugün kendimize sormamız gerekmiyor mu: Biz bu Cumhuriyet’i nasıl bu hâle getirdik? Nasıl oldu da dürüstlük, sıradan bir erdem olmaktan çıktı? Nasıl oldu da liyakatin yerini kayırmacılık, emeğin yerini çıkar ilişkileri, adaletin yerini kişiye göre değişen ölçüler aldı? Birbirimize olan güvenimizi, saygımızı ve ortak değerlerimizi nasıl kaybettik?
Bir toplumun yozlaşması bir günde gerçekleşmez. Küçük haksızlıkları görmezden gelmekle, yanlışı kendimiz yaptığımızda mazur görmekle, başkasının hakkını kendi çıkarımız uğruna yok saymakla başlar. Yozlaşma yalnızca yönetenlerin değil, yanlış karşısında susan ve çıkarı için doğrulardan vazgeçen herkesin meselesidir.
Doğruyu söylemekten, dik duruş sergilemekten ve bazı seçimleri kaybetmek pahasına da olsa doğrulardan vazgeçmemekten geçer bu mücadele.
Cumhuriyet’in kuruluş ayarlarına dönmek, geçmişe özlem duymaktan ibaret değildir. Hukukun üstünlüğüne, bilime, liyakate, üretime ve ahlaka yeniden sarılmaktır.
Bu değişimin en önemli adreslerinden biri de çarşılarımızdır. Sabah kepengini açan esnaf, yalnızca ekmek parası kazanmaz; bir ailenin umudunu, mahallenin güvenini ve ülkenin ekonomik hayatını ayakta tutar. Ahilik geleneğinden gelen esnaf kültürümüzün temelinde dürüstlük, helal kazanç, dayanışma ve sözünde durmak vardır. Ancak bugün bu değerleri ne kadar yaşatabiliyoruz?
Vatandaşlarımızın ve esnafın hakkını korumak adına görev üstlenenlere de sormamız gereken sorular var.
Herhangi bir kurumun başında olmak, o kurumu temsil etmek; o kuruma aidat ödeyenlerin haklarını gözetmek demektir. Peki, kurumu temsil edenlerin önceliği pasta kesmek, kutlamalar yapmak ve bunları insanların gözüne sokarcasına paylaşmak mıdır? Kurumların araçlarıyla eğlencelerde ve şahsi işlerde gece yarılarına kadar dolaşmak mıdır?
Emekli ay sonunu getiremezken, çiftçi ton başına ödeyeceği parayı denkleştiremezken, sanayici elektrik ve mazot masraflarını karşılamakta zorlanırken, gençler yarınlarından ümidini keserken, işçiler ne zaman işten çıkarılacakları korkusuyla yaşarken, evlenmek isteyenler kara kara düşünürken, esnaf Bağ-Kur primini ödeyemezken, borçlarını ödeyememe tehlikesiyle karşı karşıya kalırken, iş yerlerini devretmek zorunda kalırken, dükkân kirasını denkleştiremezken ve evine ekmek götürmenin hesabını yaparken, onların adına görev yapanların önceliği ne olmalıdır?
Temsil makamları kişisel konforun değil, sorumluluğun makamıdır. Vatandaşların alın teriyle oluşan kaynaklar; esnafın, çiftçinin, emeklinin, işçinin ve gencin derdine çare olmak, sorunlarına çözüm üretmek ve geleceğine katkı sağlamak için kullanılmalıdır.
Esnafın ve vatandaşların aidatları ile vergileri birilerinin keyfi için değil, esnafın hakkı ve geleceği için vardır. Kurumların, odaların, kooperatiflerin ve derneklerin gerçek temsilcisi; yalnızca törenlerde görünen değil, zor günlerinde insanların yanında duran, sorunlarını dinleyen, haklarını arayan ve hesap verebilen kişidir. Çünkü temsil etmek bir unvan değil, emanete sahip çıkmaktır.
Peki, bu değerleri ne kadar yaşatabiliyoruz? Müşterimizi yanıltmayı, haksız kazancı ve komşumuzun zararından fayda sağlamayı normalleştirirsek; bize verilen oyları kendimizin zannedip bu desteği şahsi çıkarlarımız için kullanırsak nasıl güçlü bir toplum olabiliriz?
Güvenin olmadığı yerde ticaret, adaletin olmadığı yerde umut, emeğin karşılığını bulmadığı yerde gelecek zayıflar. Esnafın güçlenmesi, yalnızca ekonominin değil, toplumsal dayanışmanın da güçlenmesidir.
Artık birbirimizi suçlamayı bırakıp kendimizle yüzleşmeliyiz. Yanlışı yalnızca karşı tarafta aramamalı, kendi tarafımızdaki yanlışa da karşı çıkabilmeliyiz. Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değil; hukuku savunmak, farklı düşüncelere saygı göstermek ve herkesten hesap sorabilmektir.
Cumhuriyet’i yeniden ayağa kaldırmak istiyorsak çocuklarımızın torpille değil, başarıyla yükseldiği; esnafın emeğinin karşılığını aldığı; gençlerin kendi ülkesinde gelecek kurabildiği ve hukukun herkese eşit uygulandığı bir Türkiye için mücadele etmeliyiz.
Kuruluş ayarlarına dönmek, önce kendi vicdanımıza dönmektir.
Bu 29 Ekim’de gelin, birbirimizi tüketmekten vazgeçelim. Çıkarlarımızı ortak geleceğimizin önüne koymayalım. Dürüstlüğü çarşımızda, adaleti kurumlarımızda, dayanışmayı toplumumuzda yeniden hâkim kılalım.
Atatürk ve silah arkadaşları bize bağımsız bir vatan bıraktı. Bize düşen, o vatanı adaletiyle, ahlakıyla, üretimiyle ve özgürlüğüyle güçlü tutmaktır.
Bu bayram kendimize şu soruyu soralım: “Cumhuriyet bize ne verdi?” diye sormadan önce, “Biz Cumhuriyet’e ne verdik?” diye düşünelim.
Çünkü Cumhuriyet, geçmişten kalan bir hatıra değil, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlık Türkiye’si!