Bir milletin tarih sahnesinden silinmesi için imzalar atıldı.
Ama o millet, beş yıl sonra kendi tarihini yeniden yazdı!
30 Ekim 1918: Mondros.
29 Ekim 1923: Cumhuriyet.
Takvimde bir gün, tarihte beş yıl fark vardı.
İlkinde teslimiyet, ikincisinde bağımsızlık ve millet egemenliği...
Birinde başkalarının çizdiği kader, diğerinde kendi geleceğine karar veren bir millet!
Ve bu iki tarihin arasında Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde verilen destansı bir kurtuluş mücadelesi...
Peki, Cumhuriyet'in 29 Ekim'de ilan edilmesi bir tesadüf müydü?
Yoksa Atatürk'ün tarihe bıraktığı anlamlı bir mesaj mı?
*
Yıl 1925.
Kurtuluş Savaşı komutanlarından Fahrettin Altay Paşa, Çankaya'da Atatürk'ün konuğudur.
Yıllardır zihnini kurcalayan soruyu yöneltir:
Cumhuriyet neden özellikle 29 Ekim'de ilan edilmiştir? Üç gün önce veya iki gün sonra olamaz mıydı?
Altay Paşa'nın aktarılan anılarına göre Atatürk, Mondros'un ardından yaşananları hatırlatır.
Teslimiyeti kabullenen sarayı...
İşgale uğrayan vatanı...
Anadolu'da başlayan direnişi...
Ve bütün imkânsızlıklara rağmen kazanılan zaferi...
Ardından şu tarihsel karşılaştırmayı yapar:
“Mondros 30 Ekim'dir. Cumhuriyet 29 Ekim.”
Ve o çarpıcı söz:
“Deyiniz ki, bu tarihten silmek istenilen bir milletin öcüdür…”
Bu sözler, bağımsız bir görüşme tutanağına değil, Altay Paşa'ya atfedilen hatıraya dayanıyor.
Ancak iki tarih arasındaki karşıtlık tartışmasız.
30 Ekim 1918'de bir imparatorluk yenilgiyi kabul etmişti.
29 Ekim 1923'te ise bağımsızlık mücadelesinden doğan Türkiye, Cumhuriyet'i ilan ediyordu.
*
Elbette Cumhuriyet yalnızca takvim üzerinden verilmiş sembolik bir cevap değildi.
Mustafa Kemal, 28 Ekim akşamı arkadaşlarına ertesi gün Cumhuriyet'i ilan edeceklerini açıkladı. İsmet Paşa ile anayasa değişikliğini hazırladı. Son sözü 29 Ekim'de Türkiye Büyük Millet Meclisi söyledi.
Ama o karara kolay ulaşılmadı.
Samsun'dan Amasya'ya, Erzurum'dan Sivas'a, Sakarya'dan İzmir'e uzanan bir mücadele yaşandı.
Cephede savaşan asker, kağnısıyla cephane taşıyan kadın, bağımsızlığa inanan Anadolu insanı...
Cumhuriyet'in temelinde onların alın teri, fedakârlığı ve canı vardı.
Atatürk'ün büyüklüğü, yalnızca savaş kazanmasında değildi.
Askerî zaferin ardından nasıl bir devlet kurulacağını da düşünmesindeydi.
Saltanatın yerine millet egemenliğini, kulluğun yerine yurttaşlığı, karanlığın karşısına bilimi ve çağdaşlaşmayı koydu.
*
Bugün Cumhuriyetimizin 103. yılını kutluyoruz.
Bayraklar asılıyor, marşlar söyleniyor, meydanlar doluyor.
Peki, Cumhuriyet'e sahip çıkmak yalnızca bayram kutlamak mıdır?
Cumhuriyet; hukukun üstünlüğü, laiklik, eşit yurttaşlık ve özgürlüktür.
Bir köy çocuğunun bilim insanı olabilmesidir.
Bir kadının kendi geleceğini belirleyebilmesidir.
Bir yurttaşın karşısındaki makamdan korkmadan hakkını arayabilmesidir.
Gençlerin bu ülkede umutla yaşayabilmesidir.
Cumhuriyet'in gerçek değeri, bu kazanımlar yaşatıldıkça büyür.
*
Unutmayalım!
30 Ekim 1918, bir yenilginin tarihiydi.
29 Ekim 1923 ise o yenilginin bir milletin kaderi olmadığının ilanıydı.
Aradan 103 yıl geçti.
Bizlere düşen, Atatürk ve mücadele arkadaşlarının bıraktığı emaneti yalnızca anmak değil, Cumhuriyet'in temel değerleriyle geleceğe taşımaktır.
Çünkü Cumhuriyet, geçmişin hatırası değil, geleceğimizin güvencesidir.
30 Ekim'de başkalarının yazmak istediği kaderi, 29 Ekim'de Türk milleti yeniden yazdı!
İşte 29 Ekim'in tarihsel anlamı budur.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun!
YAŞASIN CUMHURİYET!