Bir gün dönüp geriye baktığında, yıllardır yaşadığını değil, yetişmeye çalıştığını fark edebilirsin.
İşe yetişmişsin, ödemelere yetişmişsin, çocukların okuluna yetişmişsin, taksitlere, toplantılara, son ödeme tarihlerine yetişmişsin. Ama aklında kalanlar bunlar olmuyor. Aramadığın bir dost, ertelediğin bir yolculuk, babanla yapmadığın bir konuşma, çocuğunun ne ara büyüdüğünü anlayamadığın birkaç yıl kalıyor.
Hayat, biz “bir gün yaşarız” derken geçiyor.
Bize çocukluğumuzdan beri aynı şey söyleniyor: “Şimdi çalış, ileride rahat edersin.” Önce sınavı kazanacağız, sonra okulu bitireceğiz, ardından işe gireceğiz. İşe girince ev, araba, kira, kredi, çocuk, okul masrafı başlıyor. Bu kez “Şu borçlar bitsin” diyoruz. Ardından “Çocuklar büyüsün.” Son durak da belli: “Emekli olunca rahat ederiz.”
Peki hayat ne zaman başlayacak?
Belki de en büyük yanılgımız bu. Hayatı hep ileride bir yerde bizi bekliyormuş gibi görüyoruz. Sanki bugünün sıkıntılarını aşarsak bir gün kapı açılacak ve gerçek hayat başlayacak.
Oysa hayat beklemiyor.
Biz borç kapatırken geçiyor. Terfi beklerken geçiyor. “Seneye gideriz” dediğimiz tatillerin arasında geçiyor. Daha iyi bir telefon almak için çalışırken, telefonun içine bakmaktan yanımızdaki insanı göremeden geçiyor.
Bugünün düzeni insanı en çok borç üzerinden bağlıyor. Eskiden insanlar çoğunlukla kazandıkları parayı harcardı. Şimdi henüz kazanmadığımız parayı da harcıyoruz. Kredi, taksit, kredi kartı, ek hesap, yapılandırma…
Bir otomobili dört yıl vadeyle aldığında sadece araba almıyorsun; önündeki dört yılın bir bölümünü de bugünden bağlıyorsun.
İş yerinde haksızlığa uğradığında sesini çıkarmadan önce düşünüyorsun. Çünkü kira var. Kart borcu var. Okul masrafı var. Elektrik, su, doğalgaz var.
Kâğıt üzerinde özgürsün.
Ama ayın sonunda ödeme var.
Modern insanın zincirleri artık demirden yapılmıyor. Son ödeme tarihinden yapılıyor.
Bir de sürekli eksik hissetme hali var.
Telefon eski. Araba yaşlı. Ev küçük. Televizyon yetersiz. Tatil sıradan. Saat ucuz. Ayakkabı geçen sezon.
Peki bütün bunların eksik olduğunu bize kim söylüyor?
Reklamlar, ekranlar, çevremiz…
Çünkü tüketim düzeninin ayakta kalması için insanın kendisini tamamlanmış hissetmemesi gerekiyor. Önce sana bir eksiklik gösteriliyor, ardından o eksikliği kapatacak ürün satılıyor.
“Bunu alırsan daha mutlu olacaksın.”
Alıyorsun.
Bir süre iyi hissediyorsun.
Sonra yenisi çıkıyor.
Döngü yeniden başlıyor.
İşin tuhaf tarafı, biz eşyaları tükettiğimizi sanırken çoğu zaman tüketilen kendi hayatımız oluyor. Daha fazla almak için daha fazla çalışıyoruz. Daha fazla çalıştıkça kendimize ve sevdiklerimize ayıracak zaman azalıyor.
Çocuk büyüyor.
Anne baba yaşlanıyor.
Dostluklar seyrekleşiyor.
Ama telefon yeni.
Sosyal medya bu düzenin vitrini oldu.
Herkes tatilde. Herkes mutlu. Herkes başarılı. Herkes güzel yemekler yiyor. Herkes âşık.
İnsan ister istemez kendi hayatına bakıp “Ben ne yapıyorum?” diye düşünüyor.
Oysa gördüğümüz şey insanların hayatı değil, hayatlarından seçtikleri birkaç saniye.
Kimse kredi kartı ekstresini paylaşmıyor. Kimse iş yerinde uğradığı haksızlığı göstermiyor. Kimse gece üçte tavana bakıp “Bu ayı nasıl çıkaracağım?” diye düşündüğü anın fotoğrafını koymuyor.
Ama kahvenin köpüğü mutlaka paylaşılıyor.
Böylece yaşamakla yaşadığını göstermek birbirine karışıyor.
Manzaraya bakmak yerine fotoğrafını çekiyoruz. Konseri dinlemek yerine kaydediyoruz. Yemeği tatmadan önce ekranı ayarlıyoruz.
Bazen insanın aklına geliyor:
Biz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa hayatımızın sosyal medya yöneticiliğini mi yapıyoruz?
Bu yarış daha çocukken başlıyor.
Puan, sınav, sıralama, diploma, kariyer, maaş, terfi…
Çocuğa sürekli bir sonraki aşamaya hazırlanması gerektiği öğretiliyor. Hep daha sonrası gösteriliyor.
İnsan bir süre sonra nereye koştuğunu sormadan koşmaya devam ediyor.
Sonra bir gün kötü bir haber geliyor.
Bir hastalık.
Bir ölüm.
Bir kayıp.
O anda dünyanın en önemli meselesi sandığımız şeyler küçülüyor.
Makam küçülüyor.
Araba küçülüyor.
Telefon küçülüyor.
Takipçi sayısı iyice küçülüyor.
Geriye daha basit şeyler kalıyor.
Anne, baba, çocuk, eş, dost, sağlık, bir masa, bir sohbet, sakin bir akşamüstü…
İnsan o zaman fark ediyor ki hayatı gerçekten değerli yapan şeylerin çoğunun fiyat etiketi yok.
Elbette “Parayı boş verin, sevgi yeter” demek kolaycılık olur. Kira sevgiyle ödenmiyor. Market kasasında dostluk geçmiyor. Çalışacağız, para kazanacağız, sorumluluklarımız olacak.
Mesele bunlardan kaçmak değil.
Mesele bunların hayatın tamamına dönüşmesine izin vermemek.
Çünkü insan sadece çalışan, tüketen, vergi veren ve taksit ödeyen bir ekonomik birim değil.
Belki de bugün gerçek zenginlik daha büyük ev, daha pahalı araba ya da son model telefon değildir.
Gerçek zenginlik, kendi zamanının hiç değilse bir bölümüne sahip olabilmektir.
Çünkü para kaybedilir, yeniden kazanılır.
Eşya bozulur, yenisi alınır.
Ama geçen yıl geri gelmez.
Babanla yapmadığın konuşma geri gelmez.
Çocuğunun kaçırdığın yaşı geri gelmez.
Bu yüzden “Bir gün yaşarız” sözü kulağa masum gelse de pek masum değil.
Çünkü o “bir gün”ün geleceğine dair kimsenin garantisi yok.
Belki de artık “Bir gün yaşarız” demeyi bırakıp şunu söylemek gerekiyor:
Bugün de biraz yaşayalım.