Geçtiğimiz günlerde Yunanistan’da birkaç kişi ve dernek Urla üzerine nostaljik bir paylaşımı dolaşıma soktu.
“Bizim Bourla’mız…”
Fotoğraflar, eski yapılar, üzüm bağları, kiliseler, okullar ve geçmişe ilişkin anlatılarla süslenmiş uzun bir Urla güzellemesi…
İlk bakışta insanda hoş bir nostalji duygusu yaratıyor olsa da yazı, resimlerin tamamına yakını yz ürünü yanlıştı.
Tarih, nostalji duygusuyla değil; belgelerle, haritalarla, kayıtlarla ve karşılaştırmalı araştırmayla yazılır.
Paylaşımın önemli bir bölümü tarih, coğrafya ve yapıların kimliği açısından ciddi sorunlar taşıyordu.
Mesele yalnızca Yunanistan’dan yapılan bu paylaşım değil.
Benzer şekilde, Türkiye’de ve özellikle Urla’da tarih ve coğrafyaya ilişkin yanlış bilgiler, yapay zekâ ile hikâye şeklinde üretilip yayınlanıyor. İnternetten birkaç parçanın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş metinler üzerinden gerçek olmayan insanlar yerler hikayeler yayılabiliyor.
Bir kentin geçmişi anlatırken;
Bunu nereden biliyoruz?
Ve bütün bunlar birbirini doğruluyor mu? diye sormalıyız.
Çünkü tarih, hoşumuza giden hikâyeleri bir araya getirerek oluşturulmaz.
Belge üretilmez. Belge okunur.
Yapay zekâ tarihçi değildir.
Geçtiğimiz günlerde Levent Ertem’in Gazete Oksijen’de yayımlanan “Cehalet, YZ (yapay zekâ) ile tanışınca influencer’lar filozof oldu” başlıklı yazısını okurken akıllara ister istemez Klazomenai’nin büyük düşünürü Anaksagoras geldi.
Ertem’in meselesi aslında yapay zekânın kendisi değil.
Asıl mesele, insanın bilmediği bir konuda yapay zekânın yardımıyla son derece bilgili görünmeye başlaması.
Eskiden bilmediği konuda susan insan, bugün birkaç internet araması yapıp yapay zekâya uzun bir metin yazdırabiliyor.
Yapay zekada Cümleler düzgün. Kelimeler akademik.
Anlatım ikna edici.
Ama kaynak yanlışsa, sonuç da yanlış oluyor.
Bilgi çoğalmıyor; sadece cümleler uzuyor.
Anaksagoras’ın dünyasında ise başka bir yaklaşım vardı:
Gerçeği anlamaya çalışmak.
Sorgulamak.
Gözlemlemek.
Nedeni araştırmak.
Bugün bizim de buna ihtiyacımız var.
Urla’nın asıl zenginliği zaten elimizde;
Urla’nın tarihini yeniden icat etmeye ihtiyacımız yok.
Çünkü Urla’nın elinde olağanüstü bir tarih ve coğrafya arşivi bulunuyor.
Onlarca eski harita…
Kartpostallar…
Fotoğraflar…
Tapu ve mülkiyet kayıtları…
Okul kayıtları…
Yerel gazeteler…
Köy kayıtları…
Karantina Adası’na ilişkin belgeler…
Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e uzanan kayıtlar…
Ve hâlâ yaşayan yakın tarih tanıkları…
Bunların tamamı Urla’nın hafızasıdır.
Tarih yalnızca büyük savaşlardan ve ünlü insanlardan oluşmaz.
Bir berber dükkânı…
Zeytinyağı işliği…kahvehane…
Bir köy yolu…iskele…pazar…
Bir zanaatkâr…bağ…kent tarihidir.
Kalenderi, Torlak ve Bektaşi kavramlarını birbirine karıştırarak bir Samut baba; Beyrut yatının batışını bilmeden, Hanhanı okumadan bekçi Ali Fehmi üzerinden Urla İskele, tarihi yazılamaz.
Önce belgeye bakmak gerekir.
Sonra haritaya.
Sonra dönemin terminolojisine.
Sonra yapının kendisine.
Sonra aynı döneme ait başka kayıtlarla karşılaştırmaya.
Altmışlar ve yetmişli yıllara ait dokümanlar artık arşivdir.
Üstelik yalnızca Osmanlı veya Selçuklu dönemini konuşmuyoruz.
1986’daki batan çıkarma gemisi ve şehitler ile Urla’nın Çanakkale’de kaybettiği çocukları, işgalde Urla’dan esir kamplarına giden kuvvalar, düzgün araştırılmamış bizim şehit çocuklarımızdır.
O yıllarda Urla’da yaşayan insanların fotoğrafları, anlattıkları, kullandıkları mekânlar, meslekleri, tarım yöntemleri, denizcilik faaliyetleri, düğünleri, pazarları ve gündelik yaşamları yarın için tarihi belgelerdir.
Bugün doksan yaşındaki bir Urlalı ile yapılacak bir sözlü tarih görüşmesi, belki de yarın hiçbir belgede bulunamayacak bir bilgiyi barındırabilir...
Bu nedenle Baratalı arşivini çalışmak, aylar önce Nohutalan muhtarının getirdiği kayıtları açıp okumak, orada yaşayan yaşlılarla konuşmak, köylerin geçmişini belgelemek; yapay zekâya “Urla tarihi yaz” demekten çok daha değerlidir.
Bir kentin tarihini anlamak için yalnızca arkeolojik eserleri değil; belgeleri, haritaları, fotoğrafları, kayıtları ve insan hafızasını da birlikte okumak gerekir.
Urla’nın tarih arşivi Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bütün tarihsel katmanlarıyla ele alınmalıdır.
Bunu yaparken tarihçiler, kartograflar, arkeologlar, coğrafyacılar konuya hâkim kişi ve akademisyenler birlikte çalışmalıdır.
Konuk gibi Koparal gibi hemşeri akademisyenlerin bilgi birikiminden yararlanılmalı; kartografya ile tarih ve coğrafya birlikte okunmalıdır.
Çünkü eski bir harita yalnızca çizgi değildir.
Bir yolun nereden geçtiğini,
Bir köyün nerede bulunduğunu,
Bir limanın nasıl kullanıldığını,
Bir mahallenin nasıl geliştiğini,
Bir tarlanın veya bağın hangi bölgede olduğunu anlatabilir.
Urla’nın tarihine ilişkin daha sistematik bir çalışma zamanı geldi.
Kent Konseyi ve Urla’daki ilgili kurumlar öncülüğünde gönüllülerden, akademisyenlerden ve uzmanlardan oluşan çalışma ekipleri kurulabilir.
Ve bütün bu çalışmalar ortak bir Urla Kent Arşivi içerisinde birleştirilebilir.
Böylece sosyal medyada dolaşan her iddia karşısında yeniden Google’a bakmak yerine kendi arşivimize bakarız.
Urla’nın ihtiyacı yeni hikâyeler uydurmak değil; var olan hikâyelerin izini sürmek, bütün bunları gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Çünkü bir kentin gerçek zenginliği yalnızca taşında, toprağında, denizinde veya antik kentinde değildir.
Hafızasındadır.
Urla’nın hafızası ise kaybolmadan, birbirinden kopuk kişisel koleksiyonlarda kalmadan ve yapay zekânın ürettiği güzel cümlelere teslim edilmeden önce sistematik biçimde kayıt altına alınmalıdır.
Ve orada ilk kural çok basit olmalıdır:
“Bilmiyoruz” demekten korkmayacağız.
Ama öğrenmek için mutlaka belgenin peşine düşeceğiz.
Çünkü tarih, güzel anlatılan değil; kanıtlanabilen geçmişimizdir.