Urla denildiğinde akla yalnızca deniz, güneş ya da zeytinlikler gelmez. Bu toprakların ruhunu anlamak isteyenler için bağlar da en az onlar kadar önemlidir. Çünkü Urla’nın tarihi ve kültürü, yüzyıllar boyunca bağcılıkla iç içe şekillenmiştir.
Eskiden Urlalı için bağ yalnızca geçimini sağladığı bir arazi değildi. O, bağın içinde emeğini, sabrını, umudunu ve yaşamını görürdü. Bağ, onun varlığının ve ruhunun ayrılmaz bir parçasıydı. Sabahın ilk ışıklarıyla yöneldiği, günün yorgunluğunu unuttuğu, sevincini ve kaygılarını paylaştığı sessiz dostuydu.
Bir Urlalı bağından söz ederken çoğu zaman bir evladından bahsediyor gibidir. Üzümler olgunlaştıkça gururlanır, kurak geçen günlerde endişelenir, uzun süre ayrı kaldığında özlem duyar. Bağını sever, korur ve özenle ilgilenir. Çünkü bilir ki bağ da emek ister, ilgi ister, sevgi ister.
Geçmişte birçok bağcı ve eşi, arazilerinde oldukça mütevazı şartlar altında yaşamıştır. Üzerlerinde eski kıyafetler olabilir, konforlu evlerden uzak kalabilirlerdi. Ancak bağ söz konusu olduğunda hiçbir eksikliğe izin verilmezdi. Asmalar budanır, toprak işlenir, hastalıklarla mücadele edilir, her ayrıntı titizlikle takip edilirdi. Çünkü bağın bereketi, bağcının onuruydu.
Urlalı için büyük ve gösterişli bir ev hiçbir zaman hayatın en önemli hedefi olmadı. Onun hayalini süsleyen şey, göz alabildiğine uzanan sağlıklı bir bağdı. Bu anlayış yıllarca şu sözle ifade edildi:
“İçine sığabilecek kadar büyük bir ev ve göz alabildiğine uzanan bir bağ.”
Eskilerin dilinden düşmeyen bir başka söz de bağın ne kadar emek istediğini anlatırdı:
“Bağlarsan bağ olur, bağlamazsan dağ olur.”
Çünkü bağ, ilgiyi ve emeği severdi. Ona gösterilen özen, zamanı geldiğinde bereket olarak geri dönerdi.
Bu sözler aslında bir yaşam felsefesini anlatır. Gösterişten uzak, emeğe değer veren, toprağa bağlı ve üretmekten mutluluk duyan bir insanın dünya görüşünü yansıtır.
İyi bakılmış bir bağ, Urlalı için yalnızca ekonomik bir kazanç değil, aynı zamanda bir itibar meselesidir. Bu nedenle yörede birine “iyi bağcı” ya da “tam anlamıyla bağcı” denmesi büyük bir saygı ifadesi olarak kabul edilirdi. Çünkü iyi bağcı olmak; toprağı tanımak, doğaya kulak vermek, sabretmek ve emeğin değerini bilmektir.
Bugün modern yaşam birçok şeyi değiştirmiş olsa da Urla’nın bağları hâlâ geçmişten gelen bu kültürün izlerini taşımaktadır. Her asma kökünde yılların emeği, her salkımda kuşakların bilgeliği saklıdır. Urla’nın bağları yalnızca üzüm yetiştirme alanları değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin, bir kültürün ve toprağa duyulan sevginin yaşayan tanıklarıdır.
Urla’nın bağ yollarında dolaşırken, yıllarını bağa vermiş insanların gözlerindeki gururu görmek hâlâ mümkündür. Bir bağın başında durup asmalarına bakan yaşlı bir bağcının bakışlarında, toprağa duyulan sevginin ve emeğin sessiz hikâyesi okunur.
Son yıllarda bağcılığın yeniden canlanmasıyla birlikte Urla toprağı da yıllar süren özlemin ardından yeniden asmalarla buluşmaktadır. Bir zamanlar sessizliğe bürünen yamaçlarda bugün yeniden filizlenen bağlar, yalnızca üzüm değil; geçmişin hatıralarını, emeğin değerini ve toprağa duyulan sevgiyi de yeşertmektedir. Urla toprağı yeniden bağıyla buluşurken, aslında kendi geçmişiyle, kültürüyle ve ruhuyla da yeniden kucaklaşmaktadır.
Belki de bu yüzden Urlalı, bağına bakarken sadece toprağı görmez; geçmişini, emeğini ve geleceğini de görür. Çünkü bağ, onun için yalnızca bir tarım alanı değil, hayatının ta kendisidir.