Bir okulun ışığında, birlikte yaşamanın ve ortak hafızanın izini sürmek
“Lambaya ihtiyacı olan, ona yağ döker.”
Anaksagoras
Klazomenai’li Anaksagoras… MÖ 5. yüzyılda yaşamış bu kadim düşünürün adı, aradan geçen yüzyıllara rağmen aynı topraklarda bir okula verilmişti. Antik düşüncede lamba, bilgiyi ve sürekliliği simgelerdi. Bu yüzden Urla’daki Anaksagoras Okulu’nun mühründe yer alan lamba, yalnızca bir süs değil; düşüncenin, emeğin ve ortak sorumluluğun bir işaretiydi.
Bir zamanlar Urla’nın sabahları başka türlü başlardı. Önce çan sesi duyulur, ardından ezan yükselirdi; bir köşede dua edilirdi. Aynı gökyüzünün altında, yan yana ama birbirine değmeden akan hayatlar…
1900’lerin başında Urla’da 35 bin Hristiyan, 4 bin Türk, 800 Yahudi ve birkaç Ermeni yaşıyordu. Bugün bu sayılar yalnızca birer istatistik gibi okunabilir. Oysa o günlerde bu, birlikte yaşamanın doğal hâliydi.
Bu hayatın merkezinde bir okul vardı: Anaksagoras Okulu.
Urla halkı için bu okul bir binadan ibaret değildi. Bir lambaydı. Işık veren, yol gösteren bir lamba… Ve o ışığın sönmemesi için herkes elinden geleni yapardı. Kimi kazancından ayırır, kimi emeğini koyardı ortaya. Çünkü o ışığın yalnızca çocukları değil, bir toplumun geleceğini aydınlattığını bilirlerdi.
Bu yüzden okulun mühründe de bir lamba vardı. Bu, yalnızca bir sembol değil; ortak bir inancın ve paylaşılan bir sorumluluğun ifadesiydi.
Anaksagoras Okulu, Urla’daki Rum toplumunun en önemli eğitim ve kültür merkezlerinden biriydi. Dönemine göre oldukça kalabalıktı; yaklaşık 2000 öğrencinin burada eğitim gördüğü söylenir. Bu sayı bile tek başına o dönemin Urla’sını anlatmaya yeter.
Hayat, okulun dışında toprağa bağlıydı. Bağcılık neredeyse herkesin uğraşıydı. Sultanina ve rozakia üzümünden elde edilen kuru üzüm, hem geçim kaynağı hem de dış dünyaya açılan bir kapıydı. Neredeyse her evin birkaç dönüm bağı vardı.
Zeytin, tütün, küçük bahçeler… İki keçi, birkaç tavuk… Büyük zenginlikler yoktu belki ama bir düzen vardı. Yetinmeyi bilen, dengeli bir hayat…
Ve ticaret… Özellikle kuru üzüm, Urla’yı dış pazarlara bağlayan en önemli üründü. Liman yalnızca birkaç kilometre uzaklıktaydı. Oradan çıkan ürünler başka ülkelere ulaşırdı. Küçük bir kasabaydı ama dünyaya kapalı değildi.
Bu okulun yetiştirdiği isimlerden biri de Pavlos Floros’tur. İzmir’de doğan Floros, çocukluğunu Urla’da geçirdi ve ilk eğitimini Anaksagoras Okulu’nda aldı.
Sonrası Avrupa… Leipzig’de eğitim, Hamburg’da geçen yıllar, Atina’ya uzanan bir hayat… Ama nereye giderse gitsin, Urla’nın o çok kültürlü dünyasının izlerini taşıdı.
Floros, savaşlar arası dönemin kozmopolit yazarları arasında anılır. Yazdıklarında Avrupa düşüncesinin etkisi açıkça görülür. Ama satır aralarında doğup büyüdüğü toprakların izleri de hissedilir.
Bugün Urla’ya bakınca yalnızca bir yerleşim yeri görmeyiz. Bir hafıza görürüz. Birlikte yaşamanın, üretmenin ve öğrenmenin hafızası…
Bazen düşünmeden edemiyor insan… Aynı sokaklarda bu kadar farklı hayatlar yan yana akabiliyorsa, demek ki mesele yalnızca zaman değil. Biraz da niyet meselesi.
Anaksagoras Okulu ise bu hafızanın en güçlü simgelerinden biridir. Çünkü bir zamanlar o lambaya yağ dökenler, yalnızca bir okulu değil, bir düşünceyi, bir birlikte yaşama biçimini ve bir geleceği yaşatıyordu.
Belki de mesele hiç değişmedi…
Bir ışık varsa, onu yaşatacak olan yine insandır.
Ve her kim o ışığa ihtiyaç duyarsa,
lambasına yağ dökmeyi de bilir.
Bu yüzden bazı ışıklar, yalnızca geçmişe ait değildir.
Doğru ellerde, doğru niyetle, yeniden yanar.