Çocukluğundan beri, onu insan yerine koymayanlara karşı duyduğu kızgınlığı, nefreti zor da olsa kontrol etmesini zamanla öğrenmişti, bu olumsuz duyguların verdiği hırs evirilerek, kıvrak zekâsının yardımı ile konuşma yeteneğinin doruklara çıkmasına sebep olmuştu. Yerinde yaptığı üst düzey, hiciv içeren üslubunu, bazı zamanlar sertleştiriyor, onu ilk başlarda hafife alan, küçümseyen insanlara karşı, dilini bir kılıç gibi kullanarak, onları yaralamaktan büyük zevk alıyordu. Fiziksel eksikliğinden dolayı, aklı erdiğinden bu yana ona hakaret eden, aşağılayan, küfreden, dalga geçerek karşısına çıkmış tüm insanların yaptıkları eziyetlerin bedeninde, ruhunda bıraktıkları tortunun bu şekilde azalacağını zannediyordu.Ahlat’ta Enver Paşa'ya değersiz, ucuz ama komik bir hediyelik eşya gibi sunulduğunda, doğası ne kadar güzel olsa da acılarla geçen çocukluğunun Bitlis'ini, muhteşem Van Gölü'nü bir daha göremeyeceğini hemen anlamış, ailesinden bu kadar kolay kopartılmasının, Cüce olmasının talihsizliğini, tüm vücudunda iliklerine kadar, içi kan ağlayarak hissetmişti. Daha çok genç, toy olduğu halde yaşadıkları onu erkenden güçlendirmiş, olgunlaştırmıştı.
İstanbul'u terk eden Enver Paşa ve karısı Naciye Sultan'ın ardından hamisini kaybedince, Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan'a saraya gönderilmişti. Ulviye Sultan bu küçük adamın konuşmalarından, olağanüstü esprilerinden etkilenmiş, bu yeni oyuncağını çok sevmişti. Zamanla diğer soytarılardan çok farklı olduğunu sarayda herkes anlamış ve kabul etmişti. Kırmızı sırmalı küçücük elbisesine tezat olarak taktığı, kocaman kavuğu ile sarayda serbestçe geziyor, hazır cevaplılığı ile herkesi şaşırtıyor, güldürüyor, kısmen bir tür saygı görüyordu. Sarayın onun hoşuna giden en iyi tarafı ise eskisi gibi şiddet görmemesi ve içinde bulunan sayısı sınırlı insanların hemen hemen tamamının onu tanımasıydı. Çünkü eskiden beri her yerde ilk defa karşısına çıkan insanların, müstehzi bakışlarından, ona gülmelerinden her zaman çok rahatsız olmuştu. Zamanla Ulviye Sultan'ın eşi ve eski bir sadrazamın oğlu olan İsmail Hakkı Bey'le önce iyi bir dost, sonra sırdaş olmuştu. Bu asil İstanbul beyefendisi onu kollayıp koruduğu gibi ona insanca davranmış, tersine davrananlara da her zaman hadlerini bildirmişti. Sürekli oynadıkları, çekişmeli tavla partilerinden birinde ona eşiyle tartıştığını bahane ederek, Ankara'ya gideceğini Kuva-yi Milliye'ye katılacağını ağzından kaçırmıştı. O an yüzü kızaran, kalbi küt küt atan Ali Şamil, beni de yanına al diye ısrar etmiş hayır yanıtını alınca, yarı şaka yarı ciddi "seni ihbar ederim "demişti.
Bu duruma daha fazla direnemeyen Damat Ismail Hakkı Bey bu küçük adamla, aynı hayali paylaşmaktan mutluluk duymuş, günlerce gizlice kaçmak için çeşitli planlar yapmışlardı. Sahte kimlik ve köylü kıyafetleri ile çıktıkları bu yolda, türlü tehlikeler atlatmış, yarı aç yarı tok, ağaç kavuklarında yatarak cephe gerisine gelmeyi başarmışlardı. Ankara'da yıkanıp temizlendikten sonra sarayın kuş tüyü yastık ve yataklarını bırakarak savaş meydanlarına gelen, bu ilginç ikiliyi duyan Mustafa Kemal Paşa onları gece çadırına çağırmıştı. O gece Ali Şamil'in heyecanı İsmail Hakkı'nınkini kat be kat bastırmıştı. Yaptıkları gizli saray sohbetlerinde sık sık bahsettikleri, hayranlık duydukları bir efsane önder, onları ağırlamak için bekliyordu. Küçük kalbi pır pır eden Ali Şamil onun karşısında nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Çadıra girdiklerinde, onları ayakta karşılayan bu çelik bakışlı adam ayrı ayrı ellerini sıkmış, kısa bir sohbetten sonra sofraya buyur etmişti. İlk başlarda o konuşkan Ali Şamil'den eser yoktu, heyecandan sanki nutku tutulmuştu, fakat daha sonra bir milletin yaşayan umudu olan bu çok özel liderin, ona soytarı gibi değil de herkesle eşit, normal bir insan gibi davranmasından, can alıcı sorular sormasından rahatlamıştı, sabaha kadar günlük yaşamdan, politikadan, sanattan bahsederek derin bir sohbete dalmışlardı. Hayatında ilk defa boyundan dolayı beynine, zihninin derinliklerine işlemiş olan cücelik travmasının, onda açtığı derin yaratın bir gecede iyileştiğini hissetmişti, olması gereken yere gelerek, adeta yeniden doğmuştu, o artık soytarı değildi, katılacağı kutsal bir savaşın lideri tarafından, tescillenmiş bir neferdi. Paşa’nın hastahane, geri kuvvetlerde bulunmaları önerilerini birbirlerinin yüzüne bakarak aynı anda "Paşam müsaadenizle biz cephede savaşmak istiyoruz "diye geri çevirmişlerdi. Ali Şamil ertesi gece yalnız kaldığında ara ara ağlayarak, ara ara içinden sevinç çığlıkları atarak, cepheye gitmek için hazırlanmıştı, dışarı çıktığında özel olarak dikilmiş elbisesinin içinde duran minik adam, artık sarayın dalkavuğu değildi, vatanı için canını vermeye hazır, başını dimdik tutan bir askerdi. Daha sonra İzmir'e ilk giren askerlerin başında olan Ali Şamil artık herkes tarafından saygı ve sevgi gören, aslan yürekli küçük bir dev adamdı, soytarı iken ona gülenlere inat, kendine güler soyadını almıştı, sanki gülme sırası ona gelmişti. Kurtuluş savaşının sayısız, adsız gizli kahramanlarından biri olan Ali Şamil Güler yıllar sonra Atatürk'ün ölüm haberini, çok sevdiği İzmir'de Basmane Garı'nda, memur olarak çalışırken almıştı. Ankara da bir çadırda, yeniden doğmasını sağlayan o müstesna insan ne yazık ki artık yoktu. Bir zamanlar bir eşya gibi elden ele verilen Ali Şamil Güler'e normal bir insan olmanın erdeminin yanında, bir de vatan hediye eden, bu müstesna insanın ardından yere çöktü, küçücük elleriyle yüzünü kapattı, sarsılarak, hıçkırarak ağladı, ağladı... Not: Ali Şamil Güler 1978 de öldü, İzmir Kokluca mezarlığında yatıyor, rahat uyu kocaman yürekli cüce, ruhun şad olsun.
ATA'YA
Nasıl bir adanmışlıkla yaşadın
Bir efsaneyi tez zamanda
Kafalar taşla ezilirken meydanlarda
Sorduk tarihe, dedi ki benzemez kimse ona Ve onu anlayıp, bir işaretle sipere diri diri girenlere
Ne garip yüzyıl geçti ardından Ne tam filme çekildin, ne ciğerlere...