Pencere Haber Gazetesi
Pencere Haber Gazetesi
KÖŞE YAZISI

ÇEŞMEALTI’NDA RÜZGÂRSIZ DÜŞEN YAPRAK

Jano ÇAVUŞOĞLU Jano ÇAVUŞOĞLU Yazarın tüm yazıları
22-10-2026 13:34 7 dk okuma 15
Paylaş:

Çeşmealtı’nda sabah olduğunda, denizden gelen iyot kokusu dar sokaklara kadar yayılırdı. Eski taş evlerin avlularında limon ağaçları, fesleğenler ve zeytin ağaçları arasında yeni bir gün başlardı.

Ayşe’nin yaşadığı ev de bu sokaklardan birindeydi. Mavi boyalı kapısının önünden geçenler, avludaki yaşlı zeytin ağacını ve duvarları saran begonvilleri görürdü.

Ayşe’nin ailesi, mübadele yıllarında Girit’ten ayrılıp İzmir kıyılarına yerleşmişti. Yanlarında çok az eşya getirebilmişlerdi. Ama Girit’in şarkılarını, madinavalarını (manilerini), yemeklerini ve Rumca konuşma alışkanlıklarını yanlarında getirmişlerdi. Annesi yemek yaparken eski bir Girit şarkısı mırıldanır, babası bazen sofrada bir madinava söylerdi.

Ayşe’nin kocası Mehmet de Rumca bilirdi. Çocukluğundan beri duyduğu bu dili, denizcilik yaptığı yıllarda daha da geliştirmişti.

İki kızları vardı: Elif ve Zeynep.

Hayatları büyük şeylerden değil, küçük mutluluklardan oluşuyordu. Yaz akşamları avludaki ahşap masanın etrafında oturur, zeytinyağlı yemekler yer, taze ekmeği zeytinyağına banar, eski Girit şarkıları söylerlerdi.

Mehmet’in işi denizdi.

Urla İskelesi’nden balıkçı teknesiyle açılır, zaman zaman İzmir Limanı’ndan çıkan yük gemilerinde çalışırdı. Bazı seferlerde haftalarca eve gelemezdi.

Ayşe buna alışmıştı.

Ama alışmak, beklemeyi kolaylaştırmıyordu.

1955 yılının sonbaharında bir sabah Mehmet yine Urla İskelesi’ne gitti.

Gitmeden önce Ayşe’ye baktı.

“Akşama dönerim.”

Ayşe kapının önünde duruyordu.

“Geç kalma.”

Mehmet gülümsedi.

“Kalmam.”

O sabah hava sakindi. Deniz kıyıya ağır ağır vuruyordu.

Fakat öğleden sonra hava birden döndü. Rüzgâr sertleşti, dalgalar büyüdü.

Mehmet’in teknesinden haber alınamadı.

Yanındaki iki balıkçı da kayıptı.

Arama günlerce sürdü. Kıyılar tarandı, açıklar arandı. Balıkçılar kendi tekneleriyle denize çıktı.

Sonunda teknenin parçalanmış birkaç parçası bulundu.

Mehmet yoktu.

Ayşe’nin elinde bir cenaze haberi yoktu. Ne bir mezar vardı ne de son bir söz. Ailesinden kalan bir geleneğe göre ölüm kesinleşmeden yas elbisesi giyilmezdi. Bu yüzden Mehmet’in öldüğüne inanmadığı için değil, ölümünden emin olamadığı için siyahlara bürünmedi. Dolabındaki renkli elbiselerini kaldırmadı. Özellikle Mehmet’in sevdiği mavi takımını sakladı.

Belki bir gün kapı çalınır, Mehmet karşısında dururdu.

Üç yıl böyle geçti.

Ayşe dikiş dikerek evini geçindiriyordu. Elif büyümüş, annesine yardım etmeye başlamıştı. Zeynep ise babasının bir gün döneceğine inanıyordu.

Bazı akşamlar Ayşe kızları uyuduktan sonra avluda tek başına otururdu. Mehmet’in boş sandalyesine bakar, annesinden öğrendiği eski bir madinavayı fısıldardı.

“Deniz aldı yarimi,
Dalgalar saklar yerini,
Akşam oldu dönmedi,
Kim bilir hangi kıyıda…”

Son mısrada sesi kırılırdı.

Sonra susardı.

Rüzgârsız Düşen Yaprak

1958 yılının sonbaharında, Çeşmealtı’nda kadınlar küçük bir yardım pazarı kurmuştu. Ayşe de birkaç el işi götürmüştü.

Öğleye doğru, hava tamamen sakinken, tezgâhının üzerine ince, gümüş renkli bir zeytin yaprağı düştü.

Ayşe başını kaldırdı.

Ağaç kıpırdamıyordu.

Rüzgâr yoktu.

Yaprağı eline aldı. Mehmet’in yıllar önce söylediği bir söz geldi aklına.

“Bizim büyükler derdi ki, yaprak rüzgâr olmadan düşerse uzaktan biri yola çıkmıştır.”

Ayşe o zaman gülmüştü.

“Sen de her şeye inanıyorsun.”

Mehmet omuz silkmıştı.

“Belki bazı şeyler inanılınca gerçek olur.”

Ayşe şimdi o sözü hatırlayınca yaprağı avucunda biraz daha sıktı.

Akşam eve döndüğünde kapı çaldı.

Karşısında yaşlı bir denizci vardı. Elinde küçük, eski bir ahşap kutu tutuyordu.

“Sen Ayşe misin?”

“Evet.”

Adam kutuyu uzattı.

“Bu sana ulaşmalıydı.”

Ayşe kutunun kapağına baktı. Mehmet’in baş harfleri kazılıydı.

Kalbi hızla çarpmaya başladı.

“Mehmet nerede?”

Yaşlı denizci bir süre sustu.

“Bu kutu Pire Limanı’nda bana verildi.”

Ayşe’nin sesi titredi.

“Kim verdi?”

“Bir Türk denizci. Adı Mehmet.”

Ayşe’nin dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu.

“Yaşıyor mu?”

Adam başını salladı.

“Bildiğim kadarıyla yaşıyor. Bu kutuyu sana ulaştırmamı istedi. Başka bir şey söylemedi.”

Ayşe kutuyu iki eliyle tuttu. Denizci gittikten sonra bir süre kapının önünde öylece kaldı.

Sonra kutuyu avluya götürdü. Kızları da yanına geldi.

Kapağı açtılar.

İçinde eski bir fotoğraf, ipek bir mendil ve katlanmış bir mektup vardı. Mektubun üzerinde Ayşe’nin adı yazıyordu. Kâğıdın köşesinde 1958 sonbaharı tarihi vardı.

Ayşe titreyen parmaklarıyla mektubu açtı.

Mehmet’in el yazısıydı.

Mehmet’in Mektubu

Canım karıcığım Ayşe’m, gözümün nuru kızlarım Elif’im, Zeynep’im…

Bu satırları yazarken gözlerim yaşlı, yüreğim sizlerin hasretiyle yanıyor. O uğursuz gece deniz beni sizden ayırdı. Günlerce kendime gelemedim. Beni bir Yunan gemisinin tayfaları bulup Pire Limanı’na götürmüşler. Haftalarca hastanede yattım. Gözümü açar açmaz aklıma siz geldiniz.

İlk fırsatta haber saldım, mektuplar yazdım; lakin hiçbirinden cevap alamadım. Meğer yazdıklarım size ulaşmamış.

Üç senedir denizlerdeyim. Her limanda memlekete dönecek bir yol aradım. Geceleri başımı yastığa koyduğumda seni, kızlarımın yüzlerini düşündüm. Bilirim, çok beklediniz. Benim de her geçen gün içimde bir parça umut, bir parça hasret büyüdü.

Ayşe’m, sakın ola ki seni ve yavrularımı unuttuğumu sanmayasın. Siz benim duam, nefesim, yaşama sebebimsiniz. Şimdi bu mektubu sana ulaştıracak bir Türk denizcisi buldum. İnşallah eline geçer de benden bir haber alırsın.

Hakkını helal et. Kızlarımı kokla benim için. Allah nasip ederse kavuşacağımız gün yakındır.

Gözlerinizden öper, hasretle bağrıma basarım.

Kocan Mehmet

Ayşe mektubu göğsüne bastırdı.

Zeynep ağlayarak sordu:

“Babam yaşıyor mu?”

Ayşe’nin dudakları titredi.

“Bu mektubu yazdığı gün yaşıyordu.”

Elif annesinin elini tuttu.

“Onu bulacağız.”

Ayşe kızlarına baktı.

“Bulacağız.”

Bu kez söz verir gibi söylemişti.

O gece üçü sahile yürüdü.

Çeşmealtı’nın üzerinde sessiz bir akşam vardı. Denizin üzerinde birkaç ışık görünüyordu. Uzakta büyük bir gemi ilerliyordu. Gemi Çeşmealtı açıklarından geçip İzmir yönüne gidiyordu.

Zeynep annesinin elini sıktı.

“Belki babam da böyle bir gemidedir.”

Ayşe uzun süre gemiye baktı.

“Belki.”

Sonra kızlarının ellerini tuttu. Üçü birlikte eve döndü.

Ayşe o gece ilk kez Mehmet’in gerçekten dönebileceğine inandı.

Mavi Kapı

1959 yılının ilk aylarıydı.

Bir sabah yine kapı çaldı.

Ayşe kapıyı açtı.

Karşısındaki adamı önce tanıyamadı.

Saçları ağarmıştı. Yüzü yılların güneşinden ve denizinden değişmişti. Omuzları çökmüş, bakışları derinleşmişti.

Adam hiçbir şey söylemedi.

Sadece baktı.

Sonra çok yavaş konuştu.

“Geç kaldım.”

Ayşe’nin nefesi kesildi.

O ses…

İnsan bazı sesleri yıllar geçse de unutmazdı.

“Mehmet?”

Adam başını salladı.

“Benim.”

Ayşe’nin elleri titremeye başladı. Bir adım attı, sonra bir adım daha. Mehmet’in yüzüne ellerini koydu. Sanki gerçekten o olduğundan emin olmak ister gibi yüzünü avuçlarının arasında tuttu.

“Sen misin?”

Mehmet’in gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Benim Ayşe.”

Ayşe ona sarıldı.

Üç yıl boyunca içine attığı ne varsa o anda çözüldü.

Ağladı.

Mehmet de ağladı.

Kapının önünde birbirlerine sarılmış hâlde uzun süre öylece kaldılar.

Sonra içeriden bir ses duyuldu.

“Anne, kim geldi?”

Elif kapıya çıktığında olduğu yerde kaldı.

Mehmet ona baktı.

Elif’in yüzü değişti.

“Baba?”

Mehmet kollarını açtı.

Elif koşarak ona sarıldı.

Ardından Zeynep geldi. O da babasının boynuna sarıldı.

Mehmet kızlarının saçlarını ellerinin arasına aldı.

“Ne kadar büyümüşsünüz.”

Zeynep ağlayarak cevap verdi.

“Çok bekledik baba.”

Mehmet gözlerini kapattı.

“Ben de sizi bekledim.”

O akşam yıllardır boş duran sandalye ilk kez yeniden masanın başına çekildi.

Sofrada zeytinyağlı yemekler, taze ekmek, zeytin ve otlar vardı. Mehmet bir lokma aldı. Sonra durdu.

“Annenizin yaptığı gibi olmuş.”

Ayşe gülümsedi.

“Unutmamışsın.”

Mehmet ona baktı.

“İnsan evinin tadını unutur mu?”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Mehmet, Ayşe’nin elini tuttu.

“Sen beni gerçekten bekledin mi?”

Ayşe’nin gözleri doldu.

“Her gün.”

“Hiç umudunu kaybetmedin mi?”

Ayşe başını iki yana salladı.

“Kaybetseydim, sen bugün bu kapıyı açtığında seni tanıyamazdım.”

Mehmet başını eğdi.

Ayşe onun saçlarına dokundu.

“Geç kaldın.”

Mehmet gözlerinden yaşlar süzülerek gülümsedi.

“Çok.”

O sırada avludaki zeytin ağacından bir yaprak düştü.

Bu kez rüzgâr vardı.

Ayşe yaprağa baktı.

Sonra Mehmet’e.

Yıllar önce onun söylediği söz geldi aklına:

Rüzgâr olmadan düşen yaprak, uzaktan birinin yola çıktığını haber verirmiş.

Ayşe artık bunun doğru olup olmadığını düşünmedi.

Çünkü karşısında, üç yıl boyunca dönmesini beklediği adam oturuyordu.

Mehmet sandalyesindeydi.

Kızları yanındaydı.

Mavi kapı açıktı.

Ve denizden yine o tanıdık iyot kokusu geliyordu.

Ayşe başını Mehmet’in omzuna yasladı.

O gece, uzun yıllar sonra ilk kez denize bakarken içinde korku yoktu.

Deniz yine aynı denizdi.

Aynı kadar büyük, aynı kadar derin, aynı kadar sırlarla doluydu.

Ama artık Ayşe denize kızmıyordu.

Çünkü deniz ondan aldığı adamı, üç yıl sonra da olsa geri getirmişti.

Ve o gece, Çeşmealtı’ndaki küçük taş evde, yarım kalan bir hayat yeniden tamamlandı.

Bazı ayrılıklar üç yıl sürer. Bazıları bir ömür.

Ama sevgi gerçekten bekliyorsa, insan dünyanın öbür ucundan bile evinin yolunu bulur.

Ayşe o gece Mehmet’in elini bırakmadı.

Mehmet de onun elini hiç bırakmadı.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Pencere Haber Gazetesi yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Jano ÇAVUŞOĞLU — Diğer Yazıları

Tümü

Yorumlar

Editoryal moderasyon aktif

Yorum Yaz

Yorumunuz incelendikten sonra yayın ilkelerimize uygun bulunması hâlinde yayınlanır. Hakaret, iftira ve reklam içeren ifadeler reddedilir.

adlı okura yanıt yazıyorsunuz.
0 / 2000

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.