Pencere Haber Gazetesi
Pencere Haber Gazetesi
KÖŞE YAZISI

BUKALEMUN VE ASLAN

Serhat FİLİZ Serhat FİLİZ Yazarın tüm yazıları
08-10-2026 15:57 4 dk okuma 16
Paylaş:

Bir varmış, bir yokmuş… Ormanın en uzak köşelerinden birinde, kayaların ve iri taşların üzerinde yaşayan bir Bukalemun varmış. Fakat bu Bukalemun ötekilere pek benzemezmiş. Ormandaki çoğu hayvan başını eğip kendi işine bakarken, o taşların üzerinde saatlerce nöbet tutar, yüksek sesle konuşurmuş.

“Buraları kedigillere bırakmayacağım!” dermiş. “Bugün bir kayayı verirsek yarın ormanın tamamını isterler. Haksızlığa karşı susmayacağım. Zorbalığa boyun eğmeyeceğim. Kötülük karşısında dimdik duracağım!”

Hayvanların bir kısmı onu cesur bulur, bir kısmı fazla konuştuğunu düşünür, ama Bukalemun ne söylerse söylesin söylediklerine kendisi sonuna kadar inanırmış.

Oysa ormanın başında bir Aslan yaşarmış.

Aslan, kendisini ormanın kralı sayarmış. Üstelik yalnızca kral olmakla yetinmez, ormanın en güzel ve en verimli yerlerine kendi soyundan gelen kedigilleri yerleştirirmiş. Meyvesi bol ağaçlar, suyu temiz göller, yiyeceği çok vadiler hep onların denetimindeymiş.

Hayvanlar bunu bilir, ama yüksek sesle konuşmaya pek cesaret edemezlermiş.

Bukalemun ise konuşurmuş. Hem de hiç susmadan. Ta ki bir gün Aslan onu gizli bir toplantıya çağırana kadar…

Toplantının nasıl geçtiğini ormandaki hiç kimse öğrenememiş. Fakat o günden sonra Bukalemun'un hayatında tuhaf değişiklikler başlamış.

Önceleri ormanda bulduğu güzel meyveleri diğer hayvanlarla paylaşırmış. Bir ağacın altında bir sepet dolusu meyve bulsa, “Buyurun, hepimize yeter,” dermiş. Ne var ki Aslan'la görüşmeye başladıktan sonra bu alışkanlığı yavaş yavaş ortadan kalkmış.

Artık en güzel meyveleri kendisi topluyor, en olgunlarını kendisine ayırıyor, kalanların bir bölümünü de Aslan'ın sarayına götürüyormuş.

“Bunlar sana küçük bir hediye,” dermiş.

Aslan da hediyeleri memnuniyetle kabul edermiş. Üstelik bu hediyelerin karşılığında Bukalemun'dan hiçbir şey istenmiyormuş. En azından görünürde…

Bukalemun da bunu bir iyilik sanıyormuş. Oysa gün geçtikçe daha çok meyve topluyor, daha çok yiyor, daha az çalışıyormuş. Aslan'la yaptığı her görüşmeden sonra biraz daha semiriyor, karnı biraz daha büyüyor, yürürken eskisi kadar çevik davranamıyormuş.

Ormandaki hayvanlardan biri bunu fark edip, “Bukalemun, sen biraz kilo almışsın,” dediğinde gülerek cevap vermiş:

“Ormanın nimetlerinden faydalanmak da mı suç oldu şimdi?”

Bir zamanlar herkese yetmesi gerektiğini savunduğu yiyecekler artık onun sofrasından eksilmiyormuş. Paylaşmak yerine biriktiriyor, biriktirdikçe de daha çok sahip olmak istiyormuş.

Derken bir gün Aslan onu yeniden gizli bir toplantıya çağırmış.

Toplantının nasıl geçtiğini ormandaki hiç kimse öğrenememiş. Bukalemun kayaların arasından çıkıp geldiğinde yüzünde tuhaf bir sakinlik varmış. Ertesi gün yine taşının üzerine oturmuş ama bu kez söyledikleri eskisine hiç benzemiyormuş.

“Ormanın bazı kuralları vardır,” demiş. “Bu kurallar herkesi korumak içindir.”

Hayvanlar birbirlerine bakmış.

Bir zamanlar “zorbalık” dediği şeyden söz ederken artık “düzen” diyormuş.

“Zorbalık, ormanın düzenini bozanlara karşı uygulanıyorsa zorbalık değildir,” demiş. “Gerektiğinde güçlü olanın müdahale etmesi, aslında hepimizin iyiliğinedir.”

Hayvanlar şaşırmış.

Bukalemun ise konuşmaya devam etmiş. Eskiden haksızlık dediği şeylere artık “orman düzeni”, baskı dediği şeylere “güvenlik”, ayrıcalık dediği şeylere “sorumluluk” demeye başlamış.

Üstelik Aslan'la da daha sık görülür olmuş. Birlikte yürür, birlikte konuşur, bazen ormanın en güzel meyvelerinin yetiştiği yerlerde uzun uzun sohbet ederlermiş.

Bukalemun'un karnı da giderek büyüyormuş.

Öyle ki artık kayaların üzerinde eskisi kadar uzun süre nöbet tutamıyormuş. Fakat kimse bunu sorgulamıyormuş. Çünkü Bukalemun'un söyledikleri değiştikçe, ona sunulan nimetler de artıyormuş.

Derken bir gün hayvanlardan biri Bukalemun'un rengine dikkat etmiş.

“Yahu,” demiş, “bu Bukalemun eskiden yeşildi.”

Gerçekten de öyleymiş. Yeşil olan derisi gün geçtikçe sararmaya başlamış. Önce birkaç küçük leke belirmiş, sonra sarı renk bütün bedenine yayılmış.

Bilge Kaplumbağa buna çok içerlemiş. Bir gün dayanamayarak yanına gitmiş.

“Ulan Bukalemun,” demiş, “sen daha dün bütün bunların tersini söylüyordun. Ne oldu sana?”

Bukalemun hiç bozulmamış. Aksine son derece kendinden emin bir tavırla gülümsemiş.

“Ben yanlış anlamışım meğer,” demiş. “Aslan'ın koyduğu bütün o kurallar, ormanın daha güzel, daha düzenli ve daha verimli olması içinmiş.”

Sonra biraz daha Aslan'a yaklaşmış.

Bir süre sonra Bukalemun'un rengi artık tamamen sarıya dönmüş. Öyle ki uzaktan bakıldığında onu Aslan'dan ayırmak neredeyse mümkün değilmiş.

Ve bir gün, ormanın hayvanları büyük bir şaşkınlıkla görmüşler ki Bukalemun artık Aslan'ın yanında durmuyor… Aslan'ın yanında yönetiyormuş.

Kaplumbağa ve diğer hayvanlar buna çok içerlemiş. Fakat ormanda böyle şeyler artık o kadar sık olmaya başlamış ki, önce şaşırtan şeyler zamanla kimseyi şaşırtmaz olmuş. Bir hayvan dün söylediğinin bugün tersini söylüyor, başka biri dün karşı çıktığı şeyin ertesi gün savunucusu oluyormuş.

Kimse nedenini sormuyormuş.

Çünkü ormanda herkes yavaş yavaş alışıyormuş.

Tam o günlerde, ormanın başka bir köşesinde küçük bir gölün içinde kurbağalar yaşarmış. Bir gün suya girmişler. Su ılıkmış. Hoşlarına gitmiş. Ertesi gün biraz daha ısınmış su. Kurbağalar yerlerinden kıpırdamamış. Sonra biraz daha…

“Ne güzel,” demiş içlerinden biri, “hava da serinledi zaten.”

Günler geçmiş. Su ısınmış, kurbağalar alışmış. Bir sabah gölün üzerinden ince bir buğu yükselmeye başlamış. Kurbağalar bunu da önemsememiş. Çünkü artık onlara sıcak gelen şey, dünün sıcağı değil, bugünün normaliymiş.

O sırada kayanın üzerinde sararmış Bukalemun, Aslan'ın yanında oturuyor; ormanın yeni düzeninden, huzurundan ve bereketinden söz ediyormuş. Önlerinde ise ormanın en güzel meyvelerinden oluşan bir tabak duruyormuş.

Bilge Kaplumbağa uzaktan onları seyretmiş. Sonra başını göle çevirmiş. Suyun yüzeyinde küçük küçük halkalar oluşuyormuş. Göl kaynamaya başlamış. Göl kaynadıkça Aslan bundan zevk alır gibi gülümsüyormuş.

Kaplumbağa hiçbir şey söylememiş. Sadece başını biraz daha içeri çekmiş.

Ormanda o gece her şey eskisi kadar sessizmiş. Yalnız, sabah olduğunda gölün neden bu kadar sessiz olduğu konusunda kimsenin aklına bir soru gelmemiş. Kimse de bir daha o gölde yüzen kurbağaların sesini duymamış.

Gökten üç elma düşmüş, hiçbiri bizim başımıza değil, hepsi Aslan ve Bukalemun’un başına düşmüş, oturup onları da afiyetle yemişler.

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Pencere Haber Gazetesi yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Serhat FİLİZ — Diğer Yazıları

Tümü

Yorumlar

Editoryal moderasyon aktif

Yorum Yaz

Yorumunuz incelendikten sonra yayın ilkelerimize uygun bulunması hâlinde yayınlanır. Hakaret, iftira ve reklam içeren ifadeler reddedilir.

adlı okura yanıt yazıyorsunuz.
0 / 2000

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.