Geçen yıl bir 23 Nisan töreninde, kürsüye çıkan küçük bir çocuk “Bence herkes konuşabilmeli” demişti. Salon bir an sessizleşmiş, ardından alkış kopmuştu. O cümle belki de o gün söylenen en sade, en gerçek şeydi. Çünkü aslında 23 Nisan tam olarak bununla ilgilidir.
Biz ise çoğu zaman başka bir şeyi kutluyor gibiyiz.
Her yıl aynı manzaralar: süslenmiş sınıflar, şiirler, temsili koltuk devirleri… Hepsi değerli, hepsi anlamlı. Ama bütün bu ritüellerin arasında asıl meselenin, yani egemenliğin, biraz geri planda kaldığını görmemek zor. Oysa 23 Nisan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve “söz milletindir” denildiği gündür.
Bu cümleyi o kadar çok tekrar ettik ki, artık ne anlama geldiğini pek düşünmüyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk bu günü çocuklara armağan ederken aslında çok açık bir şey söylüyordu: Egemenlik bugünün değil, yarının da meselesidir. Yani sadece kazanılmış bir hak değil, korunması ve yaşatılması gereken bir sorumluluktur.
Peki biz bu sorumluluğu ne kadar ciddiye alıyoruz?
Bir çocuk düşünelim. Fikrini rahatça söyleyebiliyor mu? Sorduğu sorular gerçekten dinleniyor mu? Yoksa “şimdi sırası değil” denilerek susturuluyor mu? Eğer ikinci ihtimal daha tanıdıksa, o zaman egemenliği sadece bayramlarda hatırlıyoruz demektir.
Belki de sorun şu: 23 Nisan’ı fazla iyi biliyoruz, ama eksik anlıyoruz.
Çünkü egemenlik, sadece bir yönetim biçimi değildir. Gündelik hayatın içinde, en küçük ilişkilerde bile kendini gösterir. Evde, okulda, sokakta… İnsan kendini ifade edebiliyorsa, değer görüyorsa, işte orada egemenlik vardır. Yoksa, en güçlü cümleler bile zamanla içi boş birer slogana dönüşür.
Bu yüzden 23 Nisan’da çocuklara koltuk vermek güzel bir gelenek olabilir. Ama belki daha önemlisi, o koltukların bir gün gerçekten onların olabileceğine inandırmaktır.
Ve belki de bu yıl, kutlamaların arasında kendimize şu soruyu sormayı denemeliyiz:
Biz egemenliği gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece hatırlıyor muyuz?
Cevap kolay değil. Ama doğru soru her zaman iyi bir başlangıçtır.
