Annemizin diktiği ve ördüğü kıyafetleri giyerdik.
Sıkılmazdık giymekten, hatta moda bile değildi delik pantolonlarımız.
Akşam oldu mu babamızın yaptığı sehpa üzerinde ders yapardık, sayfalarının kenarlarını süslediğimiz defterlerimizde.

Kova vardı yağmur yağdığında evimizin sağında solunda.
O biriken sularla kuru havada kapı önü yıkanırdı.

Bahçemizde yumurta toplardık üç dört tavuktan çıkan.
Horoz kovalar, yumurtaları korumak için peşimizden koşardı.

Bir tabak fazla olurdu soframızda.
Ekmekleri atmaz, papara yapardı annelerimiz.
Suyuna doğrarken içeride bulunan patatesi de kaşığımıza yerleştirmeye çalışırdık.

Bizim çocukluğumuz Kuliç gibi smaç atarak geçti, pencereye sıkıştırdığımız yuvarlak bisiklet lastiğine.
Ştilike gibi defans yapar, Kahn gibi topları kurtarırdık.

Altına sabun sürdüğümüz tahta ile kayarken annemiz evde sabunu koyduğu yeri arardı.

Bizim çocukluğumuz yokluk içinde, insani değerlerin varlığı ile geçti.
Komşu teyze pencereye çıktığında koşa koşa giderdik, sanayi yağı sürülüp üzerine toz şeker ekilmiş ekmeği almak için.
Ekmek dilimini ölçerdik, kimininki daha büyük diye.

Futbolu tiktak oynarken, işaret parmağımızı yaralayarak öğrendik.

Biz çocuktuk...

Yokluk içinde biz çoktuk ve mutluyduk.
Odun ateşinde dura dura altı islenmiş bir tenceremiz vardı.
Yılbaşı akşamı, üstü beton lavabo olan, altı eskimiş divan örtüsünden yapılmış bir dolap kapağı modeli olarak kullanılan lavabo altı perdesinin altından çıkarılırdı o isli tencere.
Çalışırdık; çıra tahta parçaları kurutuldukları yerden çıkarılır, bahçemizde yakılırdı.

Ateş harladı mı, o isli tencereye tenekeden margarin yağı alınır, tahta kaşıkla içine atılırdı.
Eriyince yağın içine köşe Ahmet Bakkal’dan aldığımız 150 gram patlak mısır atılırdı.
O pıtır pıtır sesler eşliğinde kardeşimle bir dans figürü uydurulur, dans edilirdi.

Üst katta oturan ev sahibimiz Şaziye abla,
“Gııız Tomris, tavuk nerede kaldı, yaktım fırını!” diye bağırırdı.
Hani ev sahibi diyorum ama babam ay sonunu çıkaramadı mı borç alırdı onlardan.
İşte böyle bir ev sahibiydi.

Yemekler yenir yer sofrasında, TV tek kanal.
“Dansöz kim?” diye bahse girilir, sonra tombalaya geçilirdi.
Bakkaldan alınan 5 kutu kibrit çıkarılır, eşit miktarda dağıtılırdı.

Kibrit çöpleri ortaya konur, “Yarın paparayı kim yapacak?” diye iddia ortaya atılırdı.
(Papara: patates yemeğinin az sulusuna ekmek doğranmış bir yemek.)

Yeni yılı karşılarken bile şimdiki gibi “huyooo haluooo” diye değil, birbirine şans dilenir, biz uzaklıklara da 5’er TL verilirdi.

Biz selfisiz, sülfüsüz yılbaşlarını özledik...
Körkütük olunmadan, fakir ama rengârenk yılbaşılar yaşardık.

Yeni yıl size sağlık, mutluluk ve beklentilerinizi gerçekleştirecek şekilde gelsin.