1960’ların sonuydu. Yazları Urla’nın Kalabak tarafındaki sayfiye evine giderdik. O zamanlar Kalabak’ta elektrik yoktu daha. Akşam olunca gaz lambaları yanar, denizden gelen iyot kokusuna fitilin isi karışırdı. Sessizlik öyle büyürdü ki, nadir geçen araba ve otobüslerin sesi uzaktan duyulurdu.
Bir yaz babam bir nakliyeciyle birlikte İzmir’den buz sandığı getirdi. Beyaz değil; cilalı ahşaptan, ağır mı ağır bir dolap. Kapağındaki metal mandal kapanınca “klak” diye ses çıkarırdı. İçi çinko kaplıydı. Altında da eriyen sular toplansın diye küçük bir haznesi vardı.
“Artık karpuz sıcak yenmeyecek,” dedi annem gülerek.
Sabah erkenden bir kamyonet gelirdi. Üstü kalın çuvallarla örtülü koca buz kalıpları indirirdi. Adam demir kancayla tutup buzdan bir parça koparır, bizim sandığın üst gözüne yerleştirirdi. İçeriden yayılan serinlik bütün evi değiştirirdi sanki.
Ben kapağı açıp yüzümü içine sokardım. Elimi sürmeye korkardım ama yine de bakmadan duramazdım. Yaz sıcağında o serinlik başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Sürahideki su soğuk olurdu artık. Kavun akşama kadar bozulmazdı.
Babam rakısının içine buz koyar, sofrada ilk yudumu alınca keyifle başını sallardı.
Geceleri herkes uyuyunca mutfaktan hafif damla sesleri gelirdi. Tak… tak… eriyen buzun sesi. Ben o sesi denizle karıştırırdım bazen. Sanki evin içinde küçük bir kış saklıydı.
Sonra yıllar geçti. 1970’li yıllarda Kalabak’a elektrik bağlandı. Direkler dikildi, kablolar geçti. Bir gün beyaz elektrikli buzdolabı geldi eve. Artık buzcu beklenmiyordu.
Eski ahşap sandığı bahçenin bir köşesine kaldırdılar. İçine bahçe malzemeleri koydular yıllarca. Ama o metal mandalın “klak” sesi hâlâ kulağımdadır. Çünkü Kalabak’ın gerçek serinliği önce elektrikle değil, buzun ağırlığıyla gelmişti.
