Advert

ÇEŞME ILICA PLAJI’NDA YAŞLI BİR ANNE VE OĞLU

Jano ÇAVUŞOĞLU

27-08-2026 16:08

Geçen çarşamba günü Çeşme Ilıca Plajı’ndaydım.

Akşamüstüydü. Güneş yavaş yavaş alçalıyordu. Plajdaki kalabalık da dağılmaya başlamıştı. Ben denizi izlerken, biraz ileride bir anne ile oğul dikkatimi çekti.

Kadın 85 yaşın üzerindeydi. Beli bükülmüş, yürümekte zorlanıyordu. Elinde bastonu vardı. Yanındaki adam ise yaklaşık 50 yaşlarındaydı.

Oğlu olduğu belliydi.

Kadın bastonunu kumsalda bıraktı. Adam annesinin koluna girdi. Eskilerin deyimiyle kol kola denize doğru yürümeye başladılar.

Öyle aceleleri yoktu.

Bir adım attılar, biraz durdular. Sonra bir adım daha…

Adam, annesinin ayağını nereye bastığına kadar dikkat ediyordu. Suyun içine girdikçe onu daha dikkatli tuttu.

Ama benim dikkatimi çeken sadece bu değildi.

Annesine bakışında başka bir şey vardı.

İnsanın yıllarca yanında olan birine bakışında oluşan o tanıdık hâl…

Kadının yüzebileceği yere kadar birlikte ilerlediler. Epey sürdü. Sonra adam annesini bıraktı.

Kadın yüzmeye başladı.

Oğlu ise birkaç metre geride kaldı.

Onu rahatsız etmeden, belli etmeden izliyordu.

Kadın yaklaşık 10-15 dakika yüzdü.

Sonra oğlu tekrar yanına gitti. Elinden tuttu, sudan çıkmasına yardım etti. Kumsala geldiklerinde bastonunu aldı.

Ve yine birlikte yürüdüler.

Bir süre onları izledim.

Sonra aklıma şu geldi:

Yaklaşık 50 yıl önce bunun tam tersi olmalıydı.

O zaman kadın 35’li yaşlarındaydı.

Yanındaki adam ise küçücük bir çocuktu.

Muhtemelen yine bir yaz günü, belki yine bir sahilde…

Belki çocuğun kollarında kolluklar vardı. Belki sudan biraz korkuyordu. Belki de tam tersine, bir an önce denize atlamak için sabırsızlanıyordu.

Anne ise başında bekliyordu.

Çocuğunun gözden kaybolmasına izin vermeden.

Belki “Derine gitme” diyordu.

Belki “Yavaş” diyordu.

Belki hiçbir şey söylemiyor, sadece bakıyordu.

Çocukken bunu düşünmeyiz.

Annemizin bizi izlemesini, peşimizden gelmesini, düştüğümüzde kaldırmasını hayatın normal bir parçası sanırız.

Sonra büyürüz.

İşe gideriz, evleniriz, çocuk sahibi oluruz.

Kendi hayatımızın telaşına kapılırız.

Ve anne babamızın da yaşlandığını çoğu zaman fark etmeyiz.

Ta ki bir gün onların yanında yürürken adımlarımızı yavaşlatana kadar…

Ta ki merdiven çıkarken beklemeye başlayana kadar…

Ta ki bir yere giderken “Sen dur, ben yaparım” demeye başlayana kadar…

İşte o zaman rollerin değiştiğini anlarız.

Bir zamanlar bizim elimizden tutan insanın elinden artık biz tutuyoruz.

Aslında anne babalarımızla ilişkimiz her zaman kolay değil.

Kırıldığımız zamanlar oluyor.

Bizi anlamadıklarını düşündüğümüz zamanlar oluyor.

Biz onları, onlar bizi yanlış anlayabiliyor.

Geçmişten kalan bazı kırgınlıklar da kolay silinmiyor.

Ama yaş aldıkça insan şunu daha iyi anlıyor:

Onlar da bu hayatı ilk kez yaşadılar.

Onların da doğruları kadar yanlışları vardı.

Onların da korkuları, geçim kaygıları, yetiştiremedikleri işleri, söyleyemedikleri sözleri vardı.

Bugün yaşlı gördüğümüz anne babalarımız da bir zamanlar gençti.

Bugün bastonuyla yürüyen o kadın, bir zamanlar küçük oğlunun peşinden koşuyordu.

Bugün oğlunun koluna giren o kadın, yıllar önce oğlunun elinden tutuyordu.

Çarşamba günü Ilıca’da gördüğüm manzara bana bunları düşündürdü.

Belki o anne ile oğulun hayatı benim düşündüğümden çok farklıdır.

Belki aralarında kırgınlıklar da olmuştur.

Belki birbirlerini çok üzmüşlerdir.

Belki de hep birbirlerine yakın olmuşlardır.

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

O adam o gün annesini denize götürmüştü.

Annesi yüzdüğü sırada da gözünü ondan ayırmıyordu.

Sudan çıkarken yine elinden tuttu.

Bana bu kadarı yetti.

Çünkü bazen bir insanın sevdiğini anlatması için uzun uzun konuşmasına gerek yok.

Bir koluna girmek yeter.

Bir bastonu taşımak yeter.

Yanında durmak yeter.

Anne babamız hayattaysa, belki de en çok bunu hatırlamamız gerekiyor.

Aramak için “müsait bir zaman” beklememek…

Ziyaret etmek için özel bir gün aramamak…

Birlikte oturmak için bir bahaneye ihtiyaç duymamak…

Çünkü insanın “sonra” diye ertelediği şeylerin bir kısmı, gerçekten sonra kalıyor.

Ve bazen o “sonra” hiç gelmiyor.

Geçen çarşamba günü Çeşme Ilıca Plajı’nda bir anne ile oğul gördüm.

Benim için sadece denize giren yaşlı bir kadın ve ona yardım eden oğlu değildi onlar.

Yaklaşık 50 yılın yer değiştirmiş hâliydi.

Bir zamanlar annesinin gözünün üzerinde olduğu küçük çocuk, şimdi annesinin gözünün üzerinde duran adam olmuştu.

Belki hayatın en doğal tarafı da bu.

Bir gün onlar bize bakıyor.

Bir gün biz onlara.

Bugün varlar.

Yarın olmayabilirler.

Bugün biz varız.

Yarın biz de olmayabiliriz.

O yüzden yanımızdayken, seslerini duyabiliyorken, ellerini tutabiliyorken kıymetlerini bilelim.

Çünkü bazı şeyleri kaybettikten sonra anlamanın hiçbir faydası olmuyor.

DİĞER YAZILARI VOURLADİS AİLESİNDEN VOURLA’YA UZANAN GİZEMLİ TARİH, URLA’NIN ESKİ ADI VOURLA’YDI 01-01-1970 03:00 AĞUSTOS 01-01-1970 03:00 DENİZ FENERİNİN GÖLGESİNDE. URLA İSKELESİ 01-01-1970 03:00 URLA İSKELESİNDE DENİZLE KONUŞAN EFSANE “GELİNKAYA” 01-01-1970 03:00 BİR ZAMANLAR ALSANCAK’TA AKŞAM SOHBETLERİ 01-01-1970 03:00 URLA KALABAK’TA ŞEVKET DAYI VE KIZI DENİZ 01-01-1970 03:00 URLALI VE BAĞI 01-01-1970 03:00 BABALAR GÜNÜNDE BİR ÇİFT EL 01-01-1970 03:00 BİR ZAMANLAR BÜYÜK MEYHANELER SOKAĞINDA SABAH OLMAZDI 01-01-1970 03:00 URLA KALABAK’TA BUZ SANDIĞI 01-01-1970 03:00 URLA YAĞCILAR KÖYÜ TARİHÇE, GÖÇ VE KÜLTÜREL KATMANLAR 1922 — BİR AYRILIĞIN İZLERİ 01-01-1970 03:00 URLA’DA DOĞAN BAKLA FAVASI 01-01-1970 03:00 İZMİR’İN EGEYE AÇILAN KAPISI - URLA İSKELESİ (SKALA), 2600 YILLIK BİR LİMAN 01-01-1970 03:00 23 Nisan: Kutladığımız Şeyin Adını Koyabiliyor muyuz? 01-01-1970 03:00 Aynı Dünyada, Farklı Sağlıklar 01-01-1970 03:00 URLA’DA BİR LAMBA, ANAKSAGORAS OKULU 01-01-1970 03:00 14 Mart ve Beyaz Önlüğün Ardındaki Emek 01-01-1970 03:00 URLA İSKELESİ VE URLA’NIN TARİHİ ÇEHRESİ 01-01-1970 03:00 8 MART’I HATIRLARKEN 01-01-1970 03:00 ÜZÜM KOKAN BİR HAFIZA 1890 YILINDA URLA MALGAÇA PAZARI 01-01-1970 03:00