İşgal yıllarında bir aile, gecenin karanlığında denize açılan kayıklar ve unutulmayan bir özgürlük hikâyesi…
1921 sonbaharında, işgal altındaki Urla İskelesi’nde geceler erkenden sessizleşirdi. Fakat deniz, kıyının aksine hiç susmazdı.
Gündüzleri hayat bir şekilde devam ediyordu. Tekneler gelip gidiyor, esnaf dükkânını açıyor, insanlar günlük işlerinin peşinden koşuyordu. İskelede Yunan askerlerinin nöbet tuttuğu da herkesin malumuydu. Limana giren çıkan tekneler gözden geçiriliyor, kıyıda dolaşanlara dikkatle bakılıyordu.
Akşam olduğunda insanlar daha temkinli davranıyordu.
Yine de bazı kayıklar gecenin içinde sessizce kıyıdan ayrılıyordu.
Nereye gittiklerini herkes sormuyordu.
O günlerde bazı şeyleri fazla merak etmemek de bir çeşit tedbirdi.
İskeleye birkaç sokak mesafedeki iki katlı taş evde de böyle bir sır vardı.
Evin büyüğü Salih Kaptan’dı.
Yıllarını denizde geçirmişti. Ege’nin havasını, rüzgârını ve suyunu iyi bilirdi. Denizin ne zaman değişeceğini, havanın nereden bozacağını tecrübesiyle anlardı.
Ama deniz bir gün ondan büyük oğlunu almıştı.
Fırtınalı bir gecenin ardından gelen bu kayıp, Salih Kaptan’ı içine kapatmıştı. O günden sonra odasından pek çıkmaz olmuştu.
Evde hayat ise devam ediyordu.
Oğlu Mehmet, gündüzleri zeytin, incir ve sabun ticaretiyle uğraşıyordu. Hatice Hanım’ın işi de başından aşkındı. Yedi kızın çeyizi hazırlanıyordu. Evde kumaşlar, iplikler, nakışlar ve sandıklar vardı.
Dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile eviydi.
Geceleri ise bazı sandıkların içeriği değişiyordu.
Kumaşların arasına tüfek parçaları, fişekler ve cephane yerleştiriliyordu.
Mehmet bunları gecenin ilerleyen saatlerinde kayığına taşıyor, Urla kıyısından uzaklaştıktan sonra önceden belirlenen tenha bir koya doğru yol alıyordu.
Koyda onu bekleyenler vardı.
Yük burada Kuvâ-yi Milliye ile bağlantılı adamlara teslim ediliyor, ardından karadan iç kesimlere götürülüyordu.
Bu işi evde Hatice biliyordu.
Salih Kaptan ise bilmiyordu.
En azından Mehmet öyle sanıyordu.
Bir gece Salih Kaptan odasından çıktı.
Yıllardır yapmadığı bir şeydi bu.
Merdivenleri ağır ağır çıktı. Üst kata geldiğinde kapının aralık olduğunu gördü.
İçeri baktı.
Sandıklardan biri açıktı.
Yaklaştı.
Kumaşların arasındaki metal parçaları görünce olduğu yerde kaldı.
Tam o sırada Mehmet içeri girdi.
Babasıyla göz göze geldi.
“Baba…”
Mehmet’in sesi kısıktı.
Salih Kaptan önce sandığa, sonra oğluna baktı.
“Bunca zamandır bunları mı taşıyorsun?”
Mehmet başını öne eğdi.
“Seni karıştırmak istemedim.”
Salih Kaptan bir süre konuşmadı.
“Ben bir evlat kaybettim,” dedi sonunda.
Mehmet sessiz kaldı.
“Bir evlat daha kaybetmek istemem.”
Odada ağır bir sessizlik oldu.
Salih Kaptan sandığın kapağını kapattı.
“Gerekirse bunlar gider. Ev gider. Mal mülk gider.”
Sonra oğluna baktı.
“Ama vatan giderse?”
Başka bir şey söylemedi.
Mehmet, babasının ne demek istediğini anlamıştı.
Başını eğdi, babasının elini öptü.
“Beni affet.”
Salih Kaptan oğlunun omzuna dokundu.
“Affedilecek bir şey yapmadın.”
O geceden sonra Salih Kaptan da hazırlıklardan haberdar oldu.
Sandıkların hazırlanmasına yardım ediyor, yüklerin kıyıya indirilmesine el atıyor, kayık denize açılmadan önce etrafı kontrol ediyordu.
Yaşlıydı ama denizi hâlâ iyi okuyordu.
Bir gece yine yola çıktılar.
Hava sakindi.
Kayık kıyıdan ayrıldıktan sonra Urla İskelesi’nin ışıkları arkalarında kaldı.
Bir süre sonra karanlığın içinden güçlü bir ışık üzerlerine çevrildi.
Projektör.
Ardından motor sesi duyuldu.
“Durun!”
Mehmet küreklere asıldı.
Salih Kaptan dümeni kayalıkların olduğu tarafa çevirdi.
İkisi de konuşmuyordu.
Projektör ışığı bir süre denizin üzerinde dolaştı. Kayalıklara vurup geri döndü.
Kayık mümkün olduğunca sessiz ilerledi.
Sonra motor sesi uzaklaşmaya başladı.
Bir süre daha beklediler.
Salih Kaptan, “Devam et,” dedi.
Mehmet yeniden küreklere asıldı.
Bir müddet sonra uzakta deniz fenerinin ışığı göründü.
Salih Kaptan gözlerini o tarafa çevirdi.
Hayatı boyunca o ışığı belki yüzlerce kez görmüştü.
Ama o gece başka türlü baktı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde tenha koya vardılar.
Kıyıya yaklaştıklarında karanlığın içinde iki kişinin beklediğini gördüler.
Mehmet kayığı yanaştırdı.
Adamlar fazla konuşmadan işe koyuldu.
Önce çevreyi kontrol ettiler. Sonra sandıkları kayıktan indirmeye başladılar.
Kumaşların arasındaki silah parçaları birer birer ortaya çıktı.
“Geç kaldınız sanmıştık,” dedi adamlardan biri.
Mehmet cevap verdi:
“İskelede devriye vardı.”
Sandıklar kıyıya çıkarıldı.
Kuvâ-yi Milliye ile bağlantılı adamlar yükleri teslim aldı. Ardından karanlığın içinde gözden kayboldular.
Kıyıda bir süre sessizlik oldu.
Mehmet babasına baktı.
Salih Kaptan gözlerini denize çevirdi.
“Haydi,” dedi. “Dönelim.”
Kayık yeniden suya bırakıldı.
Dönüş yolunda fazla konuşmadılar.
Salih Kaptan’ın aklından yıllar önce kaybettiği oğlu geçti mi, bilinmez.
Belki de o gece denize baktığında hem eski acısını hem de yanında oturan oğlunun taşıdığı yükü düşündü.
Bugün Urla İskelesi’nde yürürken insanın aklına ister istemez o yıllar geliyor.
Şimdi İskele’de hayat başka.
İnsanlar denize karşı oturuyor, tekneler kıyıda duruyor, çocuklar koşuyor. Günlük hayatın telaşı içinde yüz yıl önce aynı kıyıda yaşananları düşünmek kolay değil.
Ama kıyının hafızası uzun.
Bazı hikâyeler yazılmadı.
Bazıları aile içinde kaldı.
Bazıları da anlatılmadan, o insanlarla birlikte gitti.
Bu yüzden geçmişi sadece büyük savaşlardan ve tarih kitaplarında adı geçen kişilerden ibaret görmemek gerekiyor.
Bir evin içinde hazırlanan sandıkların da bir hikâyesi var.
Gece yarısı denize açılan kayıkların da…
Tenha bir koyda teslim edilen yüklerin de…
Bugün 9 Eylül.
İzmir’in kurtuluşunun yıl dönümü.
Böyle bir günde geçmişi hatırlarken, o günlerin sıradan insanlarını da unutmamak gerekiyor. Adı hiçbir yerde geçmeyen, ne yaptığını belki yalnızca ailesinin bildiği insanları…
Çünkü o yıllarda herkesin elinden gelen başka başkaydı.
Kimi cephedeydi.
Kimi evinde bekliyordu.
Kimi de gecenin bir saatinde kayığıyla denize açılıyordu.
Bugün Urla İskelesi’nde deniz fenerinin ışığı yine denize düşüyor.
O ışığa bakınca, bundan yüz yıl önce aynı kıyıda yaşayan insanların ne düşündüğünü elbette bilemeyiz.
Ama ne istediklerini biliyoruz:
Özgür bir ülke.
9 Eylül, bize bunun gerçekleştiğini hatırlatan günlerden biri.
İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı kutlu olsun.
