Cuma günleri kurulan pazarımız da çok güzel. Belediye başkanlarımızın vizyonu, aradan yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.
Eskiden cuma pazarımız Malkaca Pazarı’nda, daha sonra postanenin arkasında kurulurdu. İlçemiz büyüdükçe mevcut pazar yerleri ihtiyaca cevap veremez oldu. Yeni yer arayışları sonucunda garaj ve kapalı pazar yeri bugünkü yerine taşındı.
Dönemin Belediye Başkanı Mehmet Selçuk Karaosmanoğlu, kendisine oy kaybettireceğini bile bile radikal bir karar aldı. Garajı ve cuma pazarını şehir merkezinden taşıdı.
Bugün ilçemizde yaşanan otopark ve trafik krizini görüyorsunuz. O garaj ve cuma pazarı hâlâ şehrin göbeğinde olsaydı, bugün ilçe meydanına girmek mümkün olmazdı. Sanat Sokağı da Urla da bugünkü hâlinde olmazdı.
Ülkemizde ciddi bir çürümüşlük, bir kokuşmuşluk yaşanıyor. En kalitesiz, en ucuz, en adi ürünle en çok para kazanılmak isteniyor.
Halkın temel gıda ihtiyaçlarını karşılayan marketler, sanki müşteriyi nasıl kandırırım, en ucuz ürünü en pahalıya nasıl satarım derdinde.
Rafa koyduğu ürünün altına başka, kasaya geldiğinizde başka fiyat çıkarıyor. Farkına vardınız, vardınız! Varmadıysanız üç liraya aldığınızı sandığınız ürüne on lira ödeyip çıkıyorsunuz.
Eve geldiğinizde ürünün üzerindeki son kullanma tarihi etiketini bir kaldırıyorsunuz, altından aylar önce geçmiş bir tarih çıkıyor.
Kasiyerin ilk sorduğu soru ise hep aynı:
“Poşet ister misiniz?”
Yahu arkadaş! Sen bir ürün satıyorsun. Vatandaş bunu cebine doldurup götürecek değil ya! Mağazanın ambalaj sorununu ve bunun maliyetini karşılaması gerekmez mi?
Ne ara bu kadar çevreci oldunuz? Nasıl bir baskı yaptınız da devlete sizin için böyle bir düzenleme yaptırdınız?
Devlet büyüklerimiz bu abuk uygulamanın farkında değil mi?
Hiç kimsenin umurunda değil. Yirmi bin lira emekli maaşı alan da milyoner olan da sorgulamıyor. Mağazanın asli giderlerinden biri olması gereken ambalajın parasını tıkır tıkır ödüyor.
Aslında hiç bu konular yoktu aklımda…
Tek başıma yaşıyorum. Üretici pazarından birkaç domates, bir de topan patlıcan aldım.
Karı koca çıkmışlar, ürettiklerini satmaya. Başörtülü bir kadın ve eşi…
“Ne kadar?” dedim.
Kadın tarttı. Emin olamadı, bir daha tarttı.
“Otuz lira.” dedi.
Ödedim.
Cebimde son bir elli liram kalmıştı. Üzümü de çok severim. Paramı uzattım:
“Elli liralık verir misin?” dedim.
Kadın, üzerinde kilosu 70 lira yazan üzümden bir salkım koydu poşete. Tarttı. Fazla gelmiş olacak ki bir çilkim kopardı. Yeniden tarttı. Bir çilkim daha kopardı, tekrar tarttı.
İnançlı biriydi. Sevabın da çilkim çilkim tartıldığını bilen biriydi.
O tartı konusundaki hassasiyetini izlerken düşündüm. Belki de mesele yalnızca dürüst bir alışveriş yapmak değildi. Belki de “Bir çilkim daha versem çok mu olur?” diye düşünebilmek için zaman kazanıyordu.
Yaptığım ayıbın farkındayım. Bir çilkim daha ayıp yapsam fazla mı olur, diye düşünmekten kendimi alamadım.
Tarım emekçilerimizin hâli gözümün önüne geldi.
Bu ülkenin üreticileri, alın teriyle yetiştirdikleri çayı, fındığı, domatesi, şeftaliyi, patlıcanı, patatesi; bazen römorklar dolusu, bazen tırlar dolusu hayvanlara yediriyor, dereye döküyor.
Bir yanda emeğinin karşılığını alamayan, ürününü satamadığı için çaresiz kalan üretici…
Öte yanda, bugün Urla’mızın en kutsal yerinde, bizim “nefirne” dediğimiz üzümleri, “ilaçsız, doğal” diyerek çürümüş domatesleri satışa sunanlar…
“Nasıl olsa biri gelir, müşteri olur.” diye düşünüyorsunuz.
Önce birkaç oy almayı, şirin görünmeyi düşünen yetkililere, ardından fırsatçılığı kazanç kapısı sayanlara sesleniyorum:
Unutmayın! Gün gelir, satamadığınız son domates ayağınıza dolanır. Bugün küçümsediğiniz o bir çilkim üzümün hesabı, yarın karşınıza çıkar.
Çünkü mesele yalnızca domates, patlıcan ya da üzüm meselesi değil.
Mesele emek, vicdan ve dürüstlük meselesi.