Gazetemiz okurlarının röportaj, özel haberleri ve bulmacalarıyla yakından tanıdığı gazeteci arkadaşımız Fulya Omaç, bu haftaki röportaj konuğumuz…

Mesleki duruşu, güçlü iletişim dili ve zarafetiyle dikkat çeken Omaç; bugüne dek soruları soran taraftaydı. Bu defa soruların odağında kendisi vardı.

“Kalemini eğmeden, bükmeden” mesleğini sürdüren meslektaşımızla keyifli bir söyleşi yaptık; hem gazeteciliğin onurunu hem de bu mesleğin görünmeyen bedellerini konuştuk. Yalnızca kalemi güçlü bir gazeteci değil, aynı zamanda sözünü esirgemeyen biri olan Omaç’ın verdiği içten, dobra ve bir o kadar da cesur cevaplar; gazeteciliğin gerçek yüzünü en yalın haliyle ortaya koydu.

 

 

Önce Fulya Omaç’ı tanıyalım;

2006 yılında gazetecilik serüvenine adım atan Fulya Omaç, mesleğini bir iş olmaktan öte bir yaşam biçimi ve sorumluluk olarak benimsedi. Çeşme Aktüel dergisini çıkarırken ve DHA muhabirliği döneminde pek çok gündem yaratan habere imza attı. Bu dönemde birçok unutulmaz anılar biriktiren Omaç, haberciliğin hem masa başında hem de sahada, hem kalemle hem kalple yapılması gerektiğine inandı.

Toplumsal meselelere, insan hikayelerine ve hayatın nabzını tutan her olaya duyduğu merak onu sahaya, olayların kalbine taşıdı. Bakanların programlarını takip etti, belediye başkanlarıyla görüştü, güncel gelişmeleri yerinde izledi. Kimi zaman bir mitingin ortasında, kimi zaman bir mültecinin sessiz bakışında, kimi zaman bir cenazede, kimi zaman bir festivalde, kimi zaman akademik bir kongrede, kimi zaman da bir köy okulunun umut dolu hikayesinde buldu kendini. Her haberde biraz daha insanı, biraz daha yaşamı tanıdı. Ancak bu süreç, mesleğin kaçınılmaz gerçekleri olan baskılar, tehditler ve zorluklarla da doluydu. Doğru bildiğini savunmanın verdiği sessiz gurur eşliğinde birçok kez sözlü taciz, baskı ve ölüm tehditleriyle karşılaştı. Bu tehlikeler mesleğinin anlamını ve kişisel kararlılığını daha da pekiştirdi. Kimi haberler gözyaşı, kimi anılar ise sarsıcı bir kararlılıkla hatırda kalırken, Omaç’ın kalemi sessiz kalan sesleri görünür kılmaya devam ediyor. Bu röportajda, mesleğin verdiği onurun yanı sıra ödediği bedelleri de samimi bir dille anlatıyor.

 

 

OKURLARA BİLGİ AKTARMAK BÜYÜK KEYİF VERİYORDU!

 

SORU- Gazetecilik serüveniniz nasıl başladı? İlk haber deneyiminiz nasıldı?

 

CEVAP- Mesleğe ilk adımımı Çeşme’de haftalık yayın yapan Turistik Çeşme Gazetesi’nde her ay bir doktorla röportaj yaparak attım. İlk röportajımı Çeşme Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Mine Sükan ile gerçekleştirdim. Gazetecilikte ilk deneyimim olacağı için oldukça heyecanlıydım, röportaj günü takım elbise giyip, kravat bile takmıştım J

Ardından o dönem Çeşme’nin tek özel hastanesi olan Sissus’un başhekimi, bugün Merhaba Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Erkan Sevinç’le yaptığım ikinci röportaj geldi. Her yeni görüşmede bir bilgi, bir duygu, bir hikaye daha ekleniyordu dünyama ve o bilgileri okurlara aktarmak bana büyük bir keyif veriyordu. Günden güne gazetecilik, benim için bir meslekten öte tutkuyla bağlandığım, her gün yeniden heyecanla sarıldığım bir yaşam biçimine dönüştü.

 

SORU- Sağlık gibi hassas bir alanda haber üretirken hangi etik çizgilere özellikle dikkat ettiniz?

 

CEVAP- En çok dikkat ettiğim nokta, doğru bilgiye ulaşmak ve bunu hassasiyetle aktarmaktı. Her doktorun branşı ve uzmanlık alanı farklı olduğu için, röportaj öncesinde günlerce konularını araştırır, sorularımı özenle hazırlar ve mümkün olduğunca net, anlaşılır bir dil kullanmaya özen gösterirdim. Ayrıca, her röportajın arkasında bir insan hikayesi olduğunu unutmamak, empatiyle yaklaşmak da çok önemliydi. Amacım, hem sağlık çalışanlarının uzmanlıklarını doğru yansıtmak, hem de okurların güvenini kazanacak, onlara gerçekten fayda sağlayacak bilgiler sunmaktı.

 

SORU- Çeşme Aktüel Dergisi’nin imtiyaz sahibi olunca neler hissettiniz?

 

CEVAP- Çeşme Aktüel Dergisi’nin imtiyaz sahibi olduğumda, gurur, mutluluk ve heyecanı aynı anda yaşadım. Sağlık muhabiri olarak başladığım gazetecilik serüvenimde, dört yıl gibi kısa bir sürede Çeşme’nin iki dergisinden birinin imtiyaz sahibi olmak benim için hem büyük bir sorumluluk hem de onur kaynağıydı. Bu görev yalnızca içerik üretmek değil, aynı zamanda okurlara değer katmak, yerel dinamikleri ve halkın sesini yansıtmak anlamına geliyordu. İlk zamanlarda bu sorumluluğun ağırlığını fazlasıyla hissettim. Ancak zamanla yerini tutkuya bırakan bir heyecana dönüştü.

Dergide sadece imtiyaz sahibi değil; aynı zamanda editör, muhabir, sayfa sekreteri ve fotoğrafçıydım adeta. Her sayfayla, her detayla bizzat ilgileniyor, içerikten mizanpaja kadar tüm süreci titizlikle yönetiyordum. Matbaada derginin basıldığı an, makinelerin sesiyle karışan mürekkep kokusu ve sayfaların can bulduğu o an ise o yoğun hazırlık sürecinin ardından tüm yorgunluğumu unutturuyordu. Dergiyi elime aldığımda ise tarif edilmez bir mutluluk yaşardım. Çünkü her sayı, benim için adeta yeni doğan bir çocuk gibiydi.

 

SORU- Bir yayının imtiyaz sahibi olarak hedefleriniz nelerdi?

 

CEVAP- Öncelikle hedefim okurlarına güvenilir, doğru ve faydalı bilgiler sunmak, dergiyi bölge halkının ve yerel yönetimlerin güvendiği bir bilgi kaynağı haline getirmekti. Dergide her kesimin sesine yer verdim. Siyasi ya da ideolojik fark gözetmeden farklı görüşleri yansıtmak, toplumsal çeşitliliği gösterebilmek benim için temel bir ilkeydi. Çeşme gibi dinamik bir ilçede yalnızca haber aktaran değil, aynı zamanda insanlara dokunan, toplumsal ve kültürel bağları güçlendiren bir yayın oluşturmak istedim. Ayrıca, yerel uzmanların görüşlerine, sağlık, çevre, kültür ve turizm gibi alanlarda farkındalık yaratacak içeriklere öncelik verdim. Turizmin yanı sıra çevre sorunları, sürdürülebilirlik ve yerel kültürel mirasın korunması gibi konuları da gündeme taşıyarak toplumsal duyarlılığa katkı sağlamayı hedefledim. Bu süreçte kazandığım yayıncılık ve yöneticilik deneyimi, gazetecilik felsefemin temelini oluşturdu. Editoryal bağımsızlık, tarafsızlık ve toplumsal sorumluluk ise daima vazgeçilmez ilkelerim oldu.

 

SORU- Çeşme Aktüel Dergisi’nin yayın politikası nasıldı? Hangi çizgiyi benimsediniz ve dergi hangi alanlarda öne çıktı?

 

CEVAP- Çeşme Aktüel, kuruluşundan itibaren tamamen bağımsız ve özgür bir yayın anlayışını benimsedi. Hiçbir zaman bir grubun “yandaş” ya da “candaş” yayını olmadı. “Kıyı Ege’nin Haber Dergisi” sloganıyla yalnızca Türkiye’den değil, Yunanistan’dan da pek çok habere yer vererek farklı bir çizgi oluşturdu. Özellikle Sakız Adası başta olmak üzere Kos, Rodos, Midilli, Simi, Leros, Kalimos ve Meis gibi çevre adalardan gelişmeleri sayfalarına taşıdı. Ayrıca çeşitli Balkan ve Avrupa ülkelerinin haberlerine de sütunlarında yer verdi.

Bu sayede dergi, hem bölgesel haberleri yakından takip edenler için önemli bir kaynak haline geldi hem de Ege’nin iki yakasındaki yaşamı, kültürü ve gelişmeleri bağımsız bir bakış açısıyla aktarmayı başardı. Dokuz yıl boyunca imtiyaz sahipliğini yaptığım Çeşme Aktüel, hiçbir reklama bağımlı olmadan yayınını sürdürdü ve 13. yılında tarafsızlık çizgisini koruyarak yayın hayatını onurlu bir şekilde noktaladı. Bu süreçte; cumhurbaşkanlarından bakanlara, milletvekillerinden oda, siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu başkanlarına; başkonsoloslardan vali ve kaymakamlara, müftü ve imamlardan Patrik ve papazlara, akademisyenlerden bilim insanlarına, genel müdürlerden emniyet müdürlerine, ünlülerden futbolculara kadar birçok tanınmış isimle röportajlar ve özel haberler gerçekleştirdim.

SORU- Haberini yaptığınız birkaç tanıdık ismi bizimle paylaşır mısınız?

 

CEVAP- Haberini yaptığım isimler arasında, Almanya’nın eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff’tan KKTC’nin 5. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’a; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’na kadar devlet ve hükümet başkanları var. Ortodoksların Ruhani Lideri Patrik Bartholomeos, Yunanistan’ın eski Başbakanı Aleksis Çipras ve yıllar içinde görev yapan İzmir Başkonsolosları da dahil, Ege’nin dört bir yanındaki Yunan adalarının belediye başkanları ve valileriyle de sayısız röportaj yaptım. Ayrıca ülkemizin Selanik, Rodos, Zagreb, Bosna-Hersek ve Montenegro başkonsolosları; CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal, eski Başbakan Binali Yıldırım ve çok sayıda bakan (Ertuğrul Günay, Egemen Bağış, Suat Çağlayan…) ile siyasetçinin açıklamalarını kaleme aldım. CHP PM Üyesi, aynı zamanda Urla’nın efsane belediye başkanlarından dayım Bülent Baratalı’dan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Eskişehir’in efsane ismi Yılmaz Büyükerşen’e; Bodrum (Mehmet Kocadon), Seferihisar (Tunç Soyer), Çeşme (Faik Tütüncüoğlu, Muhittin Dalgıç, Nuri Ertan), Urla (Sibel Uyar) ve daha nice belediye başkanlarına kadar çok geniş bir yerel yönetici skalasında da haber yaptım.

Ünlü iş insanları Rahmi Koç, Ali Sabancı, Bernard Arkas, Selçuk Yaşar; sanat dünyasından üç değerli dostum Banu Alkan, Salih Güney, Aynur Aydan, ayrıca Tarkan, Hande Yener, Kadir İnanır, Mirkelam, Çeşme’nin sevilen sesi Kurtul Akın…; yazarlardan Ayşe Kulin, dostum Süleyman Dilsiz…, spor dünyasından GS’ın ilk yabancı gol kralı Tarik Hodžić, BJK’lı Pascal Nouma, milli sörfçüler Çağla Kubat ve Bora Kozanoğlu da haberlerimde yer aldı. Ve elbette turizm diplomasisinden Mısır Türkiye Turizm Konsolosu Nehad Gamal Eldin’e ve Tunus, Ürdün, Makedonya, Almanya’daki turizm otoritelerine kadar çok geniş bir yelpazede onlarca isim… Liste gerçekten o kadar uzun ki, sayfalar dolar.

 

SORU- Ses getiren haberler yaptığınızda duygularınızı anlatır mısınız?

 

CEVAP- Gündem yaratan bir haber yaptığınızda, hissettiğiniz ilk şey büyük bir tatmin oluyor. Bu tatmin, kişisel bir başarıdan ziyade, toplumsal bir fayda sağladığınızı bilmekten kaynaklanıyor. Bazen bir haksızlığı ortaya çıkarmak, bazen görmezden gelinen bir sorunu görünür kılmak... Bu anlarda üzerimdeki sorumluluğun ağırlığını daha çok hissederim. Haberin etkisine tanık olmak, olumlu bir değişimi tetiklediğini görmek, 'doğru işi yapıyorum' demenin en güçlü kanıtı oluyor ve motivasyonumu artırıyor. Aynı zamanda yaptığım işin değerini bir kez daha gösteriyor. Bunu şöyle örnekleyecek olursam;

2012 yılında Bulgaristan’daki üniversitelerden mezun olan birçok öğrenci, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) denklik işlemlerini durdurması nedeniyle büyük bir mağduriyet yaşamıştı. KPSS’de başarılı olmalarına rağmen diplomaları tanınmadığı için tercih yapamıyor, kamuya atanamıyor, hatta askerlik işlemlerini bile tamamlayamıyorlardı. Bu süreçte Çeşme’de yaşayan mağdur ve çözüm isteyen öğrencilerden Hüseyin Muratoğlu, denklik krizini gündeme taşımam için benimle iletişime geçti. Ben de öğrencilerin sesini duyurmak adına, o dönemde Balkan kökenli AK Parti İzmir Milletvekili Rifat Sait ile temasa geçtim. Gençlerin geleceğini ilgilendiren bu önemli konuyu kendisine aktardım ve destek talep ettim. Bunun dışında o dönemde muhabirliğini yaptığım DHA’ya konuyla ilgili haber geçtim. Haberim Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerde büyük puntolarla yer aldı ve gündem oluşturdu. Konuyla yakından ilgilenen Milletvekili Sait de dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’ya durumu iletti. Yapılan girişimlerin ardından YÖK, öğrencilerin sesine kulak verdi ve yüzlerce mezunun denklik sorunu çözüme kavuştu. Bu sonucu görmek, yani öğrencilerin denkliklerinin tanınmasına vesile olmak ve gençlerin geleceğine bir nebze katkı sunabilmek benim için tarifsiz bir gurur ve mutluluk kaynağı oldu. O günlerde telefonum hiç susmadı; her arama, öğrencilerin sesindeki minnet ve sevinçle doluydu. O teşekkürleri duydukça, gazeteciliğin insana dokunan yönünü bir kez daha derinden hissettim. Bu, mesleğimin bana yaşattığı en gurur verici anlardan ve motivasyon kaynaklarımdan biriydi.

SORU- Ajans muhabirliğinde ilk gittiğiniz haberi hatırlıyor musunuz?
 

CEVAP- Nasıl hatırlamam, ilk gittiğim haber tüyler ürpertici bir cinayetti. Üstelik faillerden biri, her gün selamlaştığım ve alışveriş yaptığım marketin çırağıydı. Antalya’da öldürdükleri yabancı uyruklu bir butik sahibini Çeşme Çiftlikköy’e getirip gömmüşlerdi. Olay yerine vardığımda, ilk kez bir cesedin çıkarılmasına tanık olmuştum. Kadının ağzını ve ellerini arkadan bantlamışlardı, ceset çürümeye başlamıştı. Korkunç görünüyordu. O an yaşadığım sarsıntı gazeteciliğin yalnızca bir meslek olmadığını, zaman zaman insanın iç dünyasında derin izler bırakan bir tanıklık olduğunu gösterdi bana. Cinayet masası polislerinden bilgi aldığım sırada çalan telefonumu açarken, “ajanstan arıyorlar” dediğimde, polis memurlarından birinin “Mankenlik ajansından mı?” diye takılması, o ağır atmosferde kısa ama garip bir gülümseme yaratmıştı hepimizde. Bu haber, hem mesleki hem de insani açıdan aklımdan hiç çıkmayacak bir deneyim oldu.

 

AHMET DAVUTOĞLU BENİ

YABANCI GAZETECİ SANDI

 

SORU- Gazetecilik kariyeriniz boyunca unutamadığınız bir haber deneyiminiz oldu mu?

 

CEVAP- O kadar çok oldu ki. Ama en unutamadıklarımdan biri 8 Mart 2016 tarihinde yaşadıklarımdı. O gün, İzmir’i 1921’den bu yana ziyaret eden ilk Yunan Başbakanı Aleksis Çipras’ı Başbakanlık Ofisi önünde mevkidaşı Başbakan Ahmet Davutoğlu ile karşıladık. Günün Kadınlar Günü olması nedeniyle iki başbakan ikili görüşmeye geçmeden önce kadın gazetecilere kırmızı gül verdi. Çipras’ın bana verdiği güle Yunanca teşekkür edince, Davutoğlu beni yabancı gazeteci sanarak Kadınlar Günü’mü İngilizce kutlamıştı. Kendisine “Teşekkür ederim, Başbakanım” dediğimde yüzünde oluşan şaşkınlığı hala hatırlıyorum. O gün verilen gülleri de hala saklıyorum. Çünkü iki başbakandan birden gül almak, benim için en anlamlı ve unutulmaz bir Kadınlar Günü hatırasıydı.

 

SORU- Bugüne kadar yaptığınız haberler arasında sizi en çok sarsanları sorsam..

 

CEVAP- Gazetecilik, bazen insanın sınırlarını zorlayan bir meslek… Ben de o sınırların ne kadar ince bir çizgi olduğunu defalarca yaşadım. Sakız Adası’ndaki orman yangınında, alevlerin arasında haber peşinde koşarken dumandan zehirlenecek kadar ilerlemiştim. Bir başka gün ise Çeşme Belediyesi’nin önünde, kaçak yapıların yıkım kararına öfkelenen kalabalığın belediyeyi taş yağmuruna tuttuğu o taşlardan kendimi zor korumuştum. Adliye çıkışındaysa tutuklanan bir insan tacirinden ve eşini öldüren bir katilden ölüm tehditleri aldığımda endişe, korku, adrenalin ve habercilik içgüdüsü o anlarda birbirine karışmıştı. Bir seçim günü ise yayınlanan haberim farkında olmadan karşı tarafın elini güçlendirmiş, kararsız seçmenlerin oy tercihlerini etkilemişti. Seçimi kaybeden taraftan hakaretler aldım, hatta galeyana gelen bir grup partili tarafından neredeyse linç ediliyordum. Tüm bu zorlu ve gergin olaylara rağmen, haberlerimle dokunduğum hayatlar, aldığım dualar ve teşekkürler de mesleğimin en değerli yanları oldu.

SORU- Peki, en çok iz bırakan hangisiydi?

 

CEVAP- Alaçatı’daki trajik kazada hayatını kaybeden bir belediye çalışanının bağışlanan organları, Türkiye’de bir ilk olan yüz nakli ve eş zamanlı kol-bacak nakline olanak sağlamıştı. Ancak kol ve bacak nakli yapılan kişi kısa süre sonra rahatsızlanmış, organlar vücuttan çıkarılmıştı. Aile, tek evlatlarını kaybetmenin acısıyla baş etmeye çalışırken, bir de zaten gönülsüz bağışladıkları organların boşa çıkması onları derinden yaralamıştı. Haberi yapmaya gittiğim ilk günden beri aile ile aramızda çok sıcak bir bağ kurulmuştu. Oğullarının kaybının ardından beni adeta evlatları yerine koymuşlardı. Son gelişmelerde oğullarının organlarının çöpe gideceği düşüncesiyle yaşadıkları derin hüzün karşısında ben de “Cemile teyze, ister misin organları göndersinler ve oğlunuzun bedeninin yanına gömülsün?” dediğimde, annenin günlerdir ağlamaktan şişen gözlerinde bir ışıltı belirmişti. O karışık ruh halinde bir yanda tarifsiz bir hüzün, diğer yanda derin bir huzur ve minnet vardı. Hemen yetkililerle iletişime geçmiş, aileyi görüştürmüş, organların Alaçatı’ya gönderilmesine aracılık etmiştim. Organlar ulaştığında mezar açılmış ve oğullarının ayak ucuna gömülmüştü. Acılı ailenin yüreğine bir parça olsun huzur verebilmiş olmak bana tarifsiz bir mutluluk vermişti. Ettikleri dualar, gösterdikleri minnettarlık ise meslek yolculuğumun en anlamlı ve unutulmaz anılarından biri olarak kaldı. Aramızdaki o samimi bağ yıllarca sürdü, her ihtiyaçlarında yanlarında olmaya çalıştım. Ne yazık ki şimdi ikisi de rahmetli, ama yaşadığımız o anlar ve kurduğumuz o bağ, hep zihnimde ve kalbimde yaşamaya devam ediyor.

 

SORU- Avrupa’da ve adalarda birçok haber yaptınız. Bunlardan kısaca bahsedebilir misiniz?

 

CEVAP- Evet, yurtdışında da pek çok önemli haberi takip ettim. Yunan adalarındaki turistik, kültürel, siyasi ve sportif etkinlikleri haberleştirdim. Özel bir pul haberini yapmak için İsviçre’ye gittim. Almanya, Belçika ve Slovenya’daki uluslararası turizm fuarlarına giderek haberler yaptım. Zagreb’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katıldığı Yunus Emre Kültür Merkezi açılışını ve iş kurultayını yerinde izledim. Tunus Turizm Bakanlığı’nın davetlisi olarak gittiğim Tunus’ta ise bir hafta boyunca hem kültürel hem ekonomik gözlemler yaptım. İran, Ürdün ve Mısır’dan gelen davetlere ise, o dönem bölgede Arap Baharı yaşandığı için güvenlik nedeniyle katılmadım.

YUNANLILAR İLE İLGİLİ ÇOK HABER YAPTIM

 

SORU- Yunan adalarıyla ve Yunanlılarla ilgili en çok haber yapan gazetecilerden birisiniz..

 

CEVAP- Doğrudur… 2008-2019 yılları arasında 23 farklı Yunan adasına 200’den fazla kez gittim. Bu süre zarfında Yunan adaları, adaların yerel yönetimleri, turizm stratejileri, kültürel mirası, ekonomik dönüşümleri ve insan hikayeleri üzerine sayısız haber yaptım. Hem kriz dönemlerinde hem normalleşme süreçlerinde sahadaydım; Sakız’dan Midilli’ye, Rodos’tan Samos’a kadar adaların nabzını tuttum. Biz yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadık; ortak türkülerimiz, ortak sofralarımız, ortak acılarımız ve ortak sevinçlerimiz var. Dolayısıyla Yunan adaları ve Yunanlılar üzerine yaptığım haberlerin yoğunluğu bir tercih ya da tesadüf değil, yıllar içinde kendiliğinden bir “uzmanlık alanı”na dönüştü. Ege’nin iki yakasını anlamaya ve anlatmaya da devam ediyorum. Çünkü bu gerçekten çok uzun ve çok katmanlı bir hikaye. Yıllardır yazdığım her haberde, kurduğum her cümlede, ettiğim her sohbette hep aynı gayeyi taşıdım: İki komşu halkın birbirini daha insani, daha adil ve daha doğru görmesine katkı sağlamak… İşbirliğini ve dostluğu büyütmek. Ben yazdıkça, anlattıkça ve sahaya indikçe Ege’nin iki yakasının biraz daha birbirine yaklaşacağına inanıyorum. Çünkü bazen bir denizi barış denizine dönüştüren şey, siyasetin soğuk dili değil, insanın kalbinde bir başka insana açtığı o küçük ve samimi kapıdır.

 

SORU- Saha deneyimleriniz, haberleriniz ve kişisel bağlarınız size ne öğretti? Türk-Yunan ilişkisinin gerçek fotoğrafı sandığımızdan daha ‘insani’ mi?

 

CEVAP- Evet, kesinlikle çok daha insani. Siyasetçiler zaman zaman sert söylemlerle gerilimi tırmandırsa da sahada gördüğüm tablo bambaşka: Halklar birbirine dost. Benim de politikacısından turizmcisine, esnafından halkına kadar çok kıymetli Yunan dostluklarım oldu, halen de var. Ayak bileğimi kırıp hastanede yatarken ziyaretime gelenler arasında Sakız Adası’ndan değerli dostum Asterios Saltzidis de vardı. Sadece beni görmek için karşı kıyıya geçmiş, sapa yerdeki hastaneye ulaşarak sımsıcak dostluğunu hissettirmiş, “İyi ki böyle vefalı ve güzel kalpli bir dostum var” dedirtmişti bana. Böyle dostluklar, sınırların ötesinde insanlığı hissettiren gerçek bağlar. Onun için açık konuşmak gerekirse, birçok Yunan dostumu birçok Türk’e değişmem. Suyun öte yanında yaşayan komşularımızla kurulan sağlıklı iletişimin, ortak projelerin ve dostane bağların her iki tarafa da kazandıracağını sahada defalarca deneyimledim. İnanın, özellikle Türkiye’ye yakın kıyısı olan Sakız (Chios), İstanköy (Kos), Meis (Kastellorizo) ve Midilli (Lesvos) ve Sisam (Samos) gibi adalarda Türkleri gördüklerinde gözlerinin içi gülüyor; yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle karşılıyorlar, samimiyetle kucaklıyorlar. Bu sıcaklık, bu içtenlik, bu insani yakınlık; her kelimeyle, her davranışla hissediliyor. Ben yıllar boyunca bunu bire bir yaşadım, ne mutlu bana ki halen de yaşamayı sürdürüyorum. Çok sevdiğim ve cenazelerine de bizzat katıldığım iki Yunan dostumu, Sakız’dan Türkçe ada tanıtım rehberi hazırlayan Antonis Pavlos’u ve Midilli’den Yunanistan Kuzey Ege Adaları Ekonomik Kalkınma Ofisi Başkanı Thrasos Kalogridis’i kaybetmenin derin acısını hala yüreğimde hissederim. Toprakları bol olsun… Her ikisi de Ege’nin iki yakası için adeta birer barış elçisiydi. Barış elçisi demişken, gazetecilikte en çok gurur duyduğum anlardan biri de, rahmetli gazeteci dostum Cemal Bilge’nin Yunan dostluklarımı “Barışın Hizmetinde Güvercin Gazeteci” başlığıyla İstanbul Bizim Anadolu Gazetesi’nde tam sayfa haber yapmasıydı. O da ışıklarda uyusun. Sonuç olarak yılların bana öğrettiği tek bir şey var. Siyasetin sert dili bir yana, sahadaki gerçek fotoğraf çok daha insani, çok daha sıcak ve çok daha umut verici. Ege’nin iki yakası, birbirine aslında sandığımızdan çok daha yakın.

 

SORU- Dergiyi 9 yılın sonunda kapatma kararı alırken duygusal anlar yaşadınız mı? Ellerinizle büyüttüğünüz bir yayını kapatmak sizin için kolay değil, o anlar neler yaşadınız?

 

CEVAP- Bu kararı almak evet benim için hiç kolay olmadı. Çünkü bu hayatımın en radikal kararlarından biriydi. Dokuz yıl boyunca emek verdiğim, adeta ellerimle büyüttüğüm ve tutkuyla bağlı olduğum bir yayını sonlandırmak büyük ve ağır bir duygusal yük getirdi. Hala da içimde büyük bir ukdedir. Çeşme Aktüel, yıllar boyunca dokunduğum emeğin, kurduğum dostlukların ve taşıdığım hayallerin ete kemiğe bürünmüş hali, bir yanıyla da hayatımın bir parçası olmuş bir yolculuktu. Sayfalarını hazırlarken geçirdiğim uykusuz geceler, matbaada baskıyı beklerken duyduğum heyecan, dergiyi elime ilk aldığımda yaşadığım gurur, yaptığım röportajlar, haberlerle dokunduğum insanların hikayeleri… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Kapanış gününde hem gurur hem hüzün iç içeydi. Gurur, ses getiren haberlere imza atmanın, kimsenin deklanşörü olmamanın, dokunduğum insanların hayatına değer katmış olmanın verdiği tatminle, hüzün ise yıllarca emek verdiğim bir çalışmayı geride bırakmanın getirdiği boşlukla birleşiyordu. Duygusaldı ama aynı zamanda onurlu bir sondu.

 

SORU- Mesleği bırakma kararı aldığınız dönemleri ve yeniden dönme sürecinizi anlatabilir misiniz?

 

CEVAP- O dönemde “Artık emekli oluyorum, mesleği tamamen bırakıyorum” demiştim. Ama gazetecilik öyle bir meslek ki… Sen bıraktım desen de o seni bırakmıyor. Kalemine bir kez dokundu mu, içinde hep o heyecanı, o merakı, o insan hikayelerine ulaşma isteğini canlı tutuyor. Bir süre dinlenmek istedim, ama her geçen gün kaleme, habere, sahaya olan özlemim daha da büyüdü, içimdeki o kıvılcım hiç sönmedi. Sonunda anladım ki gazetecilik benim için sadece bir meslek değil, nefes almak gibi bir ihtiyaç. Ve kendimi bir süre sonra yine bilgisayarımın başında, haberlere dalmış, cümlelerin içinde kaybolmuş halde buldum. Klavyemin tuş sesleri yeniden hayatımın ritmine karıştı. Kelimeler, sanki uzun bir aradan sonra geri dönen eski dostlar gibiydi. Yazdıkça nefes aldım, paylaştıkça var oldum. Çünkü gazetecilik, benim için sadece yazmak değil; görmek, hissetmek ve insan hikayelerini yüreğimden süzüp topluma ulaştırmak demek.

 

SORU- Halen aktif olarak birçok gazete ve internet sitesinde haber yapıyorsunuz. Bu çeşitlilik ve gönüllü çalışmalar gazetecilik anlayışınızı nasıl şekillendiriyor?

 

CEVAP- Bugün hala bağlı bulunduğum Pencere Haber Gazetesi çatısı altında haber yapmaya devam ediyorum. Bunun yanı sıra özel haberlerimi, İstanbul’daki Bizim Anadolu Gazetesi ve İzmir’deki Ege Telgraf Gazetesi başta olmak üzere, Türkiye’nin farklı şehirlerinde yayın yapan internet sitelerine gönderiyorum. Ayrıca Avustralya, Kanada, Danimarka, Almanya ve Belçika gibi ülkelerdeki bazı internet sitelerinde de haberlerim yer buluyor. Üstelik bunu tamamen gönüllü olarak, hiçbir karşılık beklemeden yapıyorum; ne bir kişinin ya da kurumun PR’ını yapıyor ne de haberlerimi ücretli servis ediyorum. Çünkü benim için önemli olan kalemimle bir habere, bir insana, bir topluma dokunabilmek, en önemlisi tarihe not düşmek.

DOĞRU BİLGİYİ OKUYUCUYA ULAŞTIRMAK

 

SORU- Dergiden sonra çeşitli basın yayın organlarının muhabirliğini yaptığınız da sizin için farklı bir deneyim oldu mu?

 

CEVAP- Aslında muhabirlik, dergiyle paralel yürüyen bir süreçti diyebilirim. Bu da iki farklı yayın organında farklı sorumlulukları aynı anda yürütmek demekti. Dergi yayıncılığı, planlama, derinlemesine konulara odaklanma ve daha uzun soluklu bir süreci içerirken, ajans muhabirliği (DHA, Habertürk) ve yerel gazetecilik, sahada haber peşinde koşmayı, geniş bir coğrafyada olayları yerinde gözlemlemeyi, doğru bilgiyi hızlıca okuyucuya ulaştırmayı gerektiriyordu. Farklı yayın organlarına haber üretmek, zaman ve enerji açısından zor ve yorucuydu ama bana gazeteciliğin farklı yönlerini gösterdi. Bu süreç, bakış açımı genişletti, haberin yayılma hızını ve etkileşimini daha yakından görmemi sağladı. Ayrıca, kendimi çok daha hızlı geliştirme fırsatı verdi. 2009 yılında Habertürk Gazetesi’nin yayın hayatına başlamasıyla Habertürk’ün ilk Çeşme muhabiri olarak başlayan ulusal yayınlardaki muhabirliğim DHA Çeşme muhabirliğiyle devam etti. Ayrıca bir dönem İHA ve AA’ya da haberler geçtim. Yurtdışında ise uzun yıllar Almanya’da yayınlanan ATV Avrupa’da 7 Gün Programı’nın Ege Bölge Temsilciliği’ni yaptım.

 

SORU- Ajans’tan ayrılmanız biraz olaylı olmuştu yanlış anımsamıyorsam..

 

CEVAP- Doğru anımsıyorsunuz. O dönemde Çeşme’nin göbeğine, Marina’nın karşısındaki dağlık tepeye bir şirket rüzgar enerji santrali kurmak istiyordu. Çeşmeliler, partiler üstü bir kararlılıkla buna karşı çıkmış, eylemler düzenlemişlerdi. Ben de o süreci hem dergimin kapağına taşımış, hem de ajansa haber olarak geçmiştim. Ancak şirketin sahibi, ajansın genel müdürüyle yakın dostmuş. Haberin yayımlanması istenmedi. “Yukarıdan istemiyorlar” dendiğinde, bir gazeteci olarak sessiz kalamazdım. Halkın istemediği bir projeye, ben de orada yaşayan biri olarak karşıydım ve konuyu işlemeye devam edeceğimi açıkça söyledim. Sonrası malum… O tutumum krize dönüştü ve yollarımızı ayırdık. Gazeteciliğin bambaşka, acı bir yüzüyle karşılaşmak beni çok üzmüştü. Haberime sansür uygulanmaya çalışılması kalbimi kırmıştı, ama ben kalemimi kırarak veda ettim. Oysa ki ailem gibi gördüğüm Ajans’ta olmayı, işimi ve oradaki arkadaşlarımı gerçekten çok seviyordum. Başta olanları kabullenmek zor oldu, günlerce ağladım. Ama bir yandan da doğru bildiğimi savunmanın, kalemimi eğip bükmemenin verdiği içsel gururu hissettim. Kimi zaman bedel ödersin ama inandığın gerçeğin yanında durmanın, boyun eğmemenin sessiz onuru ve içindeki gazeteciyi korumak her şeye değer. Bu deneyim, gazeteciliğin yalnızca bir meslek olmadığını, bir duruş, bir vicdan ve insanlığa karşı sorumluluk işi olduğunu bana çok sert ve üzücü bir şekilde göstermişti.

SORU- Dergi yayıncılığı ve ajans muhabirliği dışında bulmaca hazırlığı ve Yunan adalarına yönelik rehber çalışmaları yaptığınızı da biliyorum. Tüm bunları aynı anda yürütmek sizin için nasıl bir süreçti?

 

CEVAP- Tüm bu projeleri aynı anda yürütmek yoğun bir tempoydu. Aynı anda hem dergi çıkardım, hem ajans muhabirliği yaptım, hem bulmaca hazırladım hem de Yunan adalarına giden Türk turistlere yönelik ada tanıtım rehberi hazırladım. Zaman yetmiyordu adeta, çünkü her biri ayrı emek ve özen isteyen çalışmalardı. Bolca uykusuz geceler ve yorgun günler geçirdim ama bir o kadar da keyifli ve öğretici zamanlar yaşadım. Her biri bana ayrı bir tatmin ve tecrübe sundu. Bulmaca hazırlığı konusunda üç ayrı hava yolu şirketi (THY, Sky Life Dergisi -13 yıl, Anadolu Jet -8 yıl, Onur Air -5 yıl) ve iki ulusal gazetenin (Milliyet ve Radikal) de aralarında olduğu toplam 14 ulusal yayına 82 çeşit bulmaca hazırladım, pandemi döneminde bulmacaların yayını durduruldu. Bunun yanı sıra, 2010-2018 yılları arasında Türkiye’ye kıyısı olan Yunan adalarına (Sakız, Rodos, Kos, Samos, Simi, Kalimnos, Patmos, Leros) giden Türk turistlere yönelik Osmanlı eserlerini kapsayan ve adaları tanıtıcı rehberler hazırladım. Bu rehberlerde ada hakkında genel bilgiler, ada ve şehir haritaları, tarihi ve turistik yerler, ne yenir ne içilir, ne alınır, nelere dikkat edilmeli gibi bilgiler yer alıyordu. Tüm bu işleri derginin yazı işleri müdürü Ahmet Aktaş ile birlikte yürüttük.

SORU- Haber yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

 

CEVAP- Haber yaparken benim için öncelikli şey doğruluk ve güvenilirliktir. Bugüne dek yaptığım hiçbir haberde tekzip almadım, bu benim için büyük bir gurur. Kaynaklarımı titizlikle doğrular, derin araştırmalar yapar, her bilginin sağlam temellere dayandığından emin olurum. Bunun yanı sıra tarafsızlık ve bağımsızlık ilkesini her zaman rehber edinirim. Ayrıca toplumsal duyarlılık ve sorumluluk da göz ardı etmediğim bir unsur. Haberlerin okuyucuya, topluma ve ilgililerine olan etkisini düşünürüm, özellikle hassas konularda titiz davranırım. Örneğin, denklik sorunları yaşayan öğrencilerle ilgili haberlerimde, onları yalnızca mağdur olarak değil, çözüm bekleyen gençler olarak aktarmaya özen gösterdim. Ve elbette zamanlama ve güncellik de kritik. Haber ne kadar hızlı ve doğru şekilde okuyucuya ulaşırsa, etkisi de o kadar güçlü olur. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, hem doğru hem de etkili bir haber ortaya çıkmış oluyor.

 

SORU- Gazetecilik sizin için ne anlam ifade ediyor?

 

CEVAP- Gazetecilik benim için bir meslekten çok daha fazlası; bir yaşam biçimi, bir tutku ve bir yolculuk.
Bu yolculuk, tarihe not düşmek, gerçeğin izini sürmek, zamanın akışı içinde olup biteni belgelemek, sessiz kalan hikayeleri görünür kılmak ve doğru bilgiyi insanlara ulaştırmak anlamına geliyor. Aynı zamanda toplumun aynası olmak, insanların görmediğini göstermek, duymadıklarını duyurmak ve sessizlerin sesi olabilmek demek. Mesleğimde her zaman doğruluğu ve bağımsızlığı ön planda tutarım. Gazetecilik, vicdan ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğundan haberlerimi aktarırken hem topluma hem bireylere karşı derin bir sorumluluk hissederim. Son yıllarda haberlerimde çoğunlukla kültür, tarih, turizm ve insana dair hikayelere odaklanıyorum. Çünkü gazeteciliği sadece “olayı aktarmak” olarak görmem. Okurun zihninde bir pencere açmak, farkındalık yaratmak, bir duyguyu uyandırmak, insanlara dokunmak ve onların yaşamına bir nebze olsun katkıda bulunabilmek isterim.

Klasik haber tarzından ziyade, araştırmaya dayalı, kaynaklara inen, ayrıntılara önem veren haberler üretmeyi tercih ederim. Haberlerim özgündür, farklıdır, detay bilgi içerdiğinden de epeyce uzundur. Haberlerimi oluştururken hem bugünü hem de geleceği kayda geçirdiğimi yani tarihe not düştüğümü bilmek benim için büyük bir motivasyon kaynağıdır.

2006’dan bu yana her haber, her röportaj bana hem topluma hem de kendime karşı sorumluluğumu hissettirdi. Kimi zaman baskılarla, tehditlerle ve zor anlarla karşılaştım; kimi zaman gözyaşı, kimi zaman sessiz bir gurur eşlik etti bu yolculuğa. Ama her deneyim, doğru bildiğini savunmanın, sessiz kalan hikayeleri görünür kılmanın ve insanlara gerçeği ulaştırmanın değerini daha da derinleştirdi. Her haberde, tarihe not düşmenin, toplumun hafızasını kayda geçirmenin ve doğru bilgiyi insanlara ulaştırmanın ağırlığını omuzlarımda hissettim. Bu yolculuk bazen tehlikeli, bazen yıpratıcı ama her zaman anlamlı, öğretici ve unutulmaz oldu. Gazetecilik, zorlukları ne olursa olsun, her zaman yaşanmaya ve paylaşılmaya değer bir yolculuk. Bunun yanında benim için düşünmenin, sorgulamanın, öğrenmenin ve anlatmanın en güçlü biçimi. Her haberle yeni bakış açıları kazanır, bilmediklerimi öğrenir, insanlara ve hayata dair anlayışımı derinleştiririm. Bu yüzden diyorum ki; gazetecilik, benim ait olduğum yer.

 

Kadın gazeteci olarak insanların size bakış acılarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve kadın gazeteci olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Kadın gazeteci olmanın algısı zaman ve zemine göre değişiyor. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki daha saygılı, daha içten ve daha sempatik karşılanıyoruz. Kadın olmanın avantajı, kapıların daha kolay açılması, insanların duygularını paylaşmaya daha açık olması ve empatiyi hızlı kurabilmek. Kadın gazeteci olmak, bazen eşsiz fırsatlarla bazen de zorluklarla dolu bir yolculuk. Ben bu zorlukları neredeyse hiç yaşamadım diyebilirim. Bunda hem kendi karakterim, girişkenliğim ve enerjimin etkisi hem de derginin yazı işleri müdürü Aktaş’ın desteği ve yol göstermesi büyük rol oynadı. Ancak yine de zaman zaman tacizkar bakışlara veya sözlere maruz kalırken, bazen de hemcinslerimin kıskançlığıyla karşılaştım. Örneğin bir turizm fuarında, Sheraton Hotel Çeşme’yi ilçeye kazandıran İskender Dilek ile söyleşi yaparken, başarılarımı kıskanan bir Çeşmeli yayın sahibi kadın yanımızdan geçerken, kendisinin de yapmak istediği röportaj için “telefonda görüşürüz vaktim yok” yanıtı alınca hırsından dizüstü elbiseme atıfta bulunarak, “mini eteği giyiyor, ortalıkta dolaşıyor” gibi çirkin bir yorum yapmıştı. O an kısa bir süre buz kesilmiştik, ama ben gülümseyerek, “Etekler mini olsun, beyinler değil” demiş söyleşimize devam etmiştim. Böyle anlar, kadının gazetecilikte karşılaştığı zorlukları, kıskançlıkları J gösterirken, aynı zamanda dayanıklılığını ve duruşunu da ortaya koyuyor. Özetle; kadın gazeteci olmak hem ayrıcalık hem mücadele. Kadın olmanın getirdiği sezgi, empati ve iletişim gücünün haberciliği daha da zenginleştirdiğine inanıyorum. Bu yüzden kadın gazeteci olmayı bir dezavantaj değil, aksine mesleğe farklı bir ruh katma fırsatı olarak görüyorum. Kadınların sesinin gazetecilikte güçlenmesi, haberlerin dilini de toplumun zihniyetini de dönüştürüyor. Ben kendi adıma, bunun parçası olmaktan mutlu ve onurluyum.

 

BANU ALKAN İLE SIK SIK BULUŞUR YEMEK YERDİK

 

SORU- Gazeteciliğin kazanımları neler oldu sizin için?

 

CEVAP- Meslek hayatım boyunca çok güzel dostluklar edindim; milletvekillerinden belediye başkanlarına, turizm müdürlerinden otel genel müdürlerine, sivil toplum temsilcilerinden sanatçılara, akademisyenlerden sporculara uzanan geniş bir dost çevrem oldu. Gazetecilik bana bir meslek değil, aynı zamanda yürekten bağlar da kazandırdı. Yeşilçam’ın “Afrodit” lakaplı değerli sanatçısı sevgili dostum Banu Alkan her Çeşme’ye geldiğinde arar, “Bebeğim şu oteldeyim, akşama şurada yemekte buluşalım mı?” derdi. Buluşur, keyifli sohbetler eder, hasret giderirdik. Ayak bileğimi kırdığım dönemde, beni arayıp, “Prensesim, Çeşme’de kısıtlı imkanlarda iyi bakamazlar, gel İstanbul’a, tedavini burada yaptıralım, bende kal” demesini asla unutmam. Yine aynı dönemde, tıpkı benim gibi ayağını kıran kıymetli sanatçı dostum Aynur Aydan’ın, “Yatılı hasta bakıcım var, sen de gel, ikimize beraber baksın, karşılıklı yatarız” demesi de içimi ısıtan bir başka incelikti. Sakız Adası’nın eski Valisi Polidoros Lamprinoudis’in ise bir dostluk maçı sonrası bana sarılıp, kalabalığa dönerek “Sakız’ın fahri hemşehrisi!” diye beni göstermesi, gazeteciliğin bana kazandırdığı en anlamlı anlardan biriydi. Ayrıca Yunanistan'ın sevilen sanatçılarında Haris Alexiou’nun İzmir konseri sonrası hakkımda aktarılanlarla bana güvenip tek röportajı dergim Çeşme Aktüel'e vermesi beni hem gururlandıran hem de çok mutlu eden özel bir olaydı. Bir telefonumla her daim yanımda olan, gerektiğinde bir kapıyı aralayan, bir kolaylık sağlayan dostlarım da hep oldu. Gazetecilik, evet, bazen zor, bazen yorucu ama aynı zamanda insana inanılmaz bir çevre, güven ve vefa duygusu kazandıran bir meslek. Benim için bu dostluklar, mesleğin en güzel armağanı oldu.

SORU- Fulya Omaç’ı kısaca nasıl anlatırsınız?

 

CEVAP- Bu son soru gerçekten en zor yerden geldi! J Kısaca anlatmak gerekirse…

Kendimi tarihe not düşmeyi seven, tutkulu bir gazeteci olarak tanımlayabilirim. İşini son derece ciddiye alan, titiz, araştırmacı, detaycı ve mükemmeliyetçi bir yapım var. Mesleğime büyük bir aşkla bağlıyım; bilgiye dayalı, derinlikli haberler yapmayı ve insan hikayelerini anlatmayı seven biriyim. Belki biraz fazla işkoliğim, ayak bileğimi kırdığımda 26 gün hastanede yattığım sırada bile derginin sayfalarını hazırlamış, tekerlekli sandalyemle de doktorumun ve hastalarının odalarına giderek röportaj dahi yapmıştım. Ait olduğum yer diye tabir ettiğim mesleğim benim için bir nefes, bir yaşam biçimi ve toplumla kurduğum bir köprü.

Mesleğimin dışında insan ilişkilerinde saygı, iyi niyet, samimiyet, dürüstlük ve güven öncelikli değerlerim. Dostluklara ve vefaya önem veririm. Yalanı ve yapmacıklığı hiç sevmem, dürüstlüğü karakterin temeli olarak görürüm. Yapılan iyiliği de kötülüğü de asla unutmam. Rol yapmayı beceremem, onun için duygularımı açık yaşarım. İyi niyetimi suistimal edeni affetmem, saygısızlık yapana mesafemi koyarım. İyi enerji almadığım insanlarla görüşmek ve ortamda bulunmak istemem. Sevdiklerimeyse çok değer veririm. Uzun zaman görüşemesem de kalplerimdeki yerleri değişmez. Bana bir bardak suyla yaklaşana, sürahiyle karşılık veririm. Biraz değişken ruh halimle bazen çok zor bazen de çok kolay biriyim. Burçlara pek inanmasam da bir Akrep burcunun neredeyse tüm özelliklerini taşıdığımı söyleyebilirim. Duygularım derin, sezgilerim güçlü, tutkularım yoğun, inatçılığım engel tanımaz ve kafama koyduğum bir şeyi mutlaka başarırım. Ailem benim için her şeydir. Hayata, insana, kültürel değerlere, tarihe, doğaya, çevreye ve sanata duyarlı biriyim. Mustafa Kemal’in ışığını pusula yapan bir Cumhuriyet kadınıyım. Hayvanları, sokaktaki patili dostları çok severim, benim olmazsa olmazlarımdır onlar. Göztepe ise tuttuğum değil, tutulduğum takımdır.

 

SONSUZ SEVGİ VE TEŞEKKÜRLER

Öncelikle; kadın gazetecilerin emeğini görünür kılan her mecranın, mesleğimizin yarınları açısından benim için son derece kıymetli olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle kendimi ve gazetecilik yolculuğumu anlatma fırsatı verdiğiniz için size yürekten teşekkür ederim. Ve elbette…  Sonsuz desteği, öğretileri ve rehberliğiyle bu mesleği koluma bir bilezik gibi takmamı sağlayan, mesleki kimliğimin oluşmasında büyük pay sahibi olan ve beni bu alanda bir isim haline getiren adaşınız Ahmet Aktaş’a içtenlikle teşekkür ederim. Emeklerimi sayfalarına taşıyıp görünür kılan, sesimi duyuran yurt içi ve yurt dışındaki tüm basın kuruluşlarına da gönülden minnettarım. Bana inanan, destek olan, yüreğime dokunan, bu yolculuğu anlamlı kılan herkese; en çok da haberlerimi yazarken saatlerce bilgisayar başında sabırla yanımda olan aileme sonsuz sevgi ve teşekkürlerimi sunarım.