10 Ocak Türk Basınının devrim günüdür; “ifade ve yazma hürriyetinin güven altına alındığı” gündür. Hem acı günleri ifade eder hem de bayramı…

 

Yıl 1961… Gün 10 Ocak!..

 

Türk basını için çıkarılan 212 sayılı “Çalışanlarla çalıştırılanlar arasındaki ilişkileri tanzim edecek olan” kanunu protesto eden büyük gazetelerden 9 tanesi 3 gün gazetelerini çıkarmama” kararı aldılar ve uyguladılar. Ülkede “ülke çapında dağıtılan ve satılan” sadece iki tane gazete çıktı. Biri İstanbul’da meslek kuruluşlarımız tarafından çıkarılan “Basın” gazetesi, bir tanesi de Ankara’da Öncü Gazetesiydi.

 

O Gazetenin yazı işleri müdürüydüm, sonradan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğünü de yapan rahmetli Oktay Kurtböke ile beraber…

 

Öncü Gazetesinin Genel Yayın Müdürü temmuzda kaybettiğimiz ağabeyimiz Altan Öymen’di. O üç gün “gazetemiz” bir basın manifestosu gibi çıktı. Türkiye’nin sağcı, solcu, dinci, milliyetçi ne kadar yazarı varsa o gazetede, bu yapılan üç günlük boykota karşı ağır eleştiriler yazdılar.

 

Ve de bizler, maalesef bu acı günü sonradan “Basın Bayramı” yaptık. 1970’te de bayramdan güne çevirdik. Şimdi o günün yıldönümlerini yaşıyoruz.

 

Ne var ki, 71 yıllık gazetecilik yaşamımda, darbe dönemleri dahil hiçbir zaman bugünkü gibi bir tabloyla karşılaşmadım.

 

Bugünün basınının altında, sağında, solunda, önünde, arkasında engeller var.

 

Mesleğimi Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de sürdürürken, gazetelere baskı yapan birçok iktidar yaşadım. Ama açıkça ifade edeyim ki askerin vesayet ettiği zamanları da katıyorum; maalesef bugünkü gibi bir acı tablo yaşamadım. Çünkü o zamanlar iktidarda olanlar kırmızı çizgiyi çizerlerdi, biz o kırmızı çizgiden öbür tarafa atladığımız zaman mahkûm olacağımızı bilir, gazetelerimizi, dergilerimizi ona göre yapardık. Zaman zaman da göze alır, üzerinden atlardık ve Ankara Cezaevi’nde Ankara Hilton koğuşu vardı, orada da yatardık bir müddet. Bugün maalesef o kırmızı çizgi de yok… Bir bakıyoruz sabaha karşı, kaçmaya niyeti olmayan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz evlerine baskın yapılarak, sanki kaçacak katillermiş gibi yakalanıyorlar. Çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin önünde götürülüyorlar, Silivri denilen yere. Yani gazetecilik hayatımda Ankara Hilton’dan sonra bir de şimdi Silivri’yle beraber yaşamanın da acısını çekiyorum. Demek ki 65 yıl geçmiş ama bu konu üzerinde bir ilerleme yaşanmamış, adımları atamamışız çok yazık.